ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMASI
KASIM 2022
Değerli Arkadaşlarım,
Sizleri şahsım ve Sendikamız Şeker-İş yönetim kurulu adına saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Başkanlar Kurulu Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum. Hepiniz hoş geldiniz..
Konuşmama başlamadan önce, geçtiğimiz hafta Taksim’de yaşanan hain terör saldırısının bizlerden koparttığı 6 canımıza Yüce Allah’tan rahmet diliyor; terörün kirli ve karanlık yüzünü bir kez daha lanetliyorum.
Terör örgütlerinin kendi idealleri uğruna değil, dış güçlerin taşeronluğu doğrultusunda hareket ettiklerini hepimiz biliyoruz. Tüm kirli girişimler karşısında bugüne kadar ülkemiz, uluslararası bu politik güçlere pabuç bırakmamış, boyun eğmemiştir; istedikleri korku iklimine esir olmamıştır.
Aynı sağduyuyla bugün de, doğrudan ve dolaylı olarak terörün t’sini gerçekleştiren, destekleyen ve besleyenlere karşı duruşumuz dimdiktir, bundan sonra da dimdik olacaktır. Hepimizin tek bir bildiği şey vardır; O da, “Türk milletini teröre teslim etme çabalarının hiçbir zaman amacına ulaşamayacağıdır.”
Kıymetli Arkadaşlarım,
Bugün, dünya düzeninin yeniden kurulduğu, Türkiye’nin rolü, vizyonu ve konumunun çok daha önemli olduğu bir dönemdeyiz. Ukrayna Savaşı, enerji krizi, çip savaşları, gıda krizi ve geçim krizlerini ağırlaştıran enflasyon hız kesmeden devam ediyor. Küresel ekonomi tüm bu gelişmelere paralel olarak yavaşlıyor.
Pasta küçüldükçe de, daha büyük pay alabilmek için uygulanan korumacı politikaların sayısı günden güne çoğalıyor. Siyasi ve dış politika penceresinde yaşanan savaş ve jeopolitik gelişmelerin yanında bugünün dünyası dört ana meseleye odaklanmış durumda.. Bunlar pandeminin etkileri, maliyet enflasyonu, iklim krizi ve dijital dönüşümdür. Bu yeni çehre karşısında tüm dünya, tüm bu kilit konulara, esasen dönüşüm meselesine, cevap bulabilmenin peşindedir. “Sürdürülebilirlik kavramı” ise, hemen hemen her konunun “soyadı gibi” karşımıza çıkmakta; ekonomik, sosyal ve çevresel boyutuyla hedefe giden yolun olmazsa olmazı olarak önemini korumaktadır.
Öncelikle, içinde bulunduğumuz konjonktürün jeopolitik, ekonomik, sosyolojik, ekolojik ve daha birçok yönüyle günümüzü etkilediğini belirtmek isterim. Bu yıl itibariyle, dokuz aydır devam eden Rusya-Ukrayna cephesinin yarattığı savaş yorgunluğu, geçmişte ABD’nin uzun soluklu Afganistan ve Irak savaşlarında olduğu gibi yıpratıcı etkilerini sürdürmektedir. Bununla beraber ekonomi ve enerji odaklı krizler de derinleşmeye, kamuoyunun ve karar verici mecraların önceliklerinde değişimler yaratmaya devam etmektedir. Rekor enflasyon, enerji güvensizliği, gıda güvensizliği belirgin bir hatta ilerlerken, dünya kamuoyu artık, hükümetlerinin politikalarını sorgular hale gelmiştir.
Yaşanan jeopolitik gelişmelerle birlikte ülkemiz, hem Rusya hem de Batı ile ilişkilerini eş zamanlı olarak dengeleme fırsatı bulmuştur. Rusya, Ukrayna'nın Karadeniz'deki limanlarından tahıl ihracatına izin veren Tahıl Koridoru Anlaşması'nı askıya almış, ülkemiz küresel gıda krizinin çözümü için koordinasyonunu sürdürmüş, ciddi bir küresel krizin aşılmasında büyük rol üstlenmiştir. 1 Ağustos’tan bu yana Ukrayna’dan 9,2 milyon ton taşınan tahılın yüzde 47’si Avrupa, yüzde 20'si Asya, yüzde 16’sı Türkiye, yüzde 13’ü Afrika, yüzde 4'ü ise Ortadoğu’ya satılmıştır.
Görüldüğü gibi en az tahıl, açlık çeken ülkelere gitmiştir. Bu noktada da ülkemiz tarafından önceliğin Afrika ülkeleri olması konusunda ciddi bir duruş sergilenmiştir.
Bu konuya muazzam emeği olan Türkiye, bölgede barışın temini ve insani yardım konusunda üstlendiği kıymetli kimliği sergilemeye devam edeceğini beyan etmiştir. Kuşku yok ki bu beyan, dış politika-güvenlik alanındaki gelişmeler karşısında Türkiye’nin yeni manevra alanlarındaki güçlü duruşunun ispatı niteliğindedir.
Değerli Arkadaşlarım, savaşların, çatışmaların, eşitsizliklerin, terörün, küresel göçün ve adaletsizliklerin yaşandığı bu dönem esasen, bu kadim coğrafyada bin yıldır farklı görünümlerle cereyan etmiştir. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Filistin’de, Libya’da yaşananlardan tutun da Müslüman coğrafyasının yaşadığı zulme/soykırıma; içeride terör, darbe ve nice şer girişimlerine değin yaşanan hadiselerin hiç biri birbirinden bağımsız değildir. İşte bu farkındalıkla hareket ederek, bölgesel kimliğini güçlendiren, uluslararası sistemde daha fazla söz sahibi ülke kimliğini sağlamlaştıran, cumhuriyetin kurulmasından sonra ciddi olarak küresel arenada bağımsız yol alan bir ülke olduğumuzun altını çizmek gerekir. Üstelik tüm bu baskı ve blokajlar karşısında, özellikle “milli ve yerli teknoloji atılımları”yla da daha bağımsız bir Türkiye olma mücadelemiz, bugünün büyük resmi içinde dış politikada kararlı ve söz sahibi bir Türkiye portresi çizmektedir.
Diğer taraftan, bugünün konjonktürü içinde Ukrayna savaşı ve dünya meselelerinde jeopolitiğin geri dönüşü dünya düzenini yeniden tanımlamış vaziyettedir. Batılı olmayan dünyanın bir tarafta, Batı dünyasının diğer tarafta olduğu yeni bir iki kutuplu dünya düzeni ortaya çıkmaktadır. Batı'nın yaptırımlar ve siyasi baskı yoluyla Rusya'yı izole etme girişiminin, Rusya, Çin, İran, Hindistan, Orta Asya ve Kafkaslar ve hatta Türkiye'den oluşan bir Asya jeopolitik ittifakına yol açacağı değerlendirilmektedir. Yani “bölgesel mal tedarik zincirleri”, “transit diplomasisi” ve “yeni ekonomik koridorlar”ın oluşumuna zemin hazırlanmaktadır. Kısacası büyük güçlerin çatışmasında, bölgesel güçler dünya düzenindeki bağımsız rollerini hayata geçirerek kendi jeopolitik çıkarlarını vurgulama fırsatı bulmaktadır.
Değerli Arkadaşlar, geçmişe, 1980’lere uzandığımızda, küreselleşme ve neoliberal politikalarla birlikte dünyanın hızlı bir büyüme süreci yaşadığını bir hatırlayalım. Bu süreçte küresel gelir katlanırken, “iklim ve çevre, insan ilişkileri, etik değerlerin arka plana atıldığını”, varsa yoksa büyümenin peşinden koşulduğunu biliyoruz.
Bu hızlı büyümenin sürdürülmesinin de elbet bir sınırı vardı ve bu gidiş ile gelir dağılımı bozulurken, siyasal yapı da zedelendi. Sonunda dünya, 2008 yılında krize sürüklendi. Gelişmiş ülkeler küresel krizi para basarak atlatma yolunu seçtiler. Fakat bu ülkelerin paraları tüm dünyada talep gördüğü için bu artan para arzı uzunca bir süre bu ülkelerde enflasyon yaratmadı.
Burayı neden anlattım, çünkü 2021 yılına geldiğimizde işte bu gidiş, tersine döndü. Bu ülkelerde enflasyon artışa geçerken, üstüne pandemi, savaş ve enerji açığı, Avrupa’yı büyüme sıkıntısına soktu. Faiz artırımları enflasyonla mücadele için gerekli görünse de, Avrupa’nın resesyona gidişini hızlandırdı.
Kısacası bugün gelişmiş ekonomiler enflasyon-büyüme düşüşü ikilemi arasında sıkışmış durumdalar. Hatta bu ekonomilerin en büyük avantajı olan düşük işsizlik oranları da büyümedeki düşüşle birlikte tersine dönme ihtimali ile karşı karşıya.. Kısacası bugünün “geçim kriziyle mücadele” vurgusunun, 2023 yılında “küresel iktisadi durgunluk” yaşanması ihtimalini güçlendirdiği değerlendiriliyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından, 2022 yılında olduğu gibi 2023 yılında da, enflasyonist eğilimlerin devam edeceği beklentisi hâkim..
Uluslararası anlamda jeopolitik risklerin artmasının ve uluslararası ilişkilerde ülkelerin genel anlamda birbirlerine yönelik gergin tutumları, küresel ekonominin önündeki ciddi sınavlardır. Bu bakımdan önümüzdeki yıl, dünya çapındaki jeopolitik risklerin minimum düzeye indirgenmesi ve dış politik sorunların çözümlenmesinin belirleyici rol üstleneceği öngörülmektedir.
Özetle gelişmiş dünya resesyona sürüklenirken gelişmekte olan dünya, gelişmiş dünyadaki gidişin de etkisiyle, karmaşık bir görünüme doğru gitmektedir. Bu görünümde ülkemiz, yüksek büyüme oranına karşılık, liranın hızlı değer kaybı nedeniyle, son derecede yüksek bir enflasyonla yaşamaya devam etmektedir.
Kıymetli Arkadaşlarım, ülkemizin enflasyon konusunda yaşadığı kısır döngünün neden-sonuç ilişkisine dayandığı görülmektedir. Yüksek risk, yüksek kur, ithal girdi maliyetlerinde artış, pahalanan üretim, fiyat artışı, enflasyon artışı, faiz artışı ve yine yüksek risk, yüksek kur sarmalında olduğumuzu görüyoruz. Bu sorunu çözmenin yolu da enflasyona neden olan olguların üzerine gitmekten geçiyor.
Ama’sız fakat’sız sorunları kabullenmek, sistemi onarmak zorundayız. Ekonomide üretime, istihdama, makro ve finansal istikrara, bütçede disipline ve dış dengeye daha fazla odaklanmalıyız. Ekonomideki kırılganlıkların azaltılmasını, kronik sorunlara kalıcı çözümler getirilmesini sağlayacak; rekabet gücünü artırıcı, kalkınma hamlelerini sürdürülebilir kılan yeni adımlara daha fazla öncelik vermeliyiz.
Bakın, ülkemizin her yıl bir milyon kişi artan nüfusuyla 2023 yılında yaklaşık 942 milyar dolarlık bir gayri safi yurtiçi hasılaya ulaşması bekleniyor. Türkiye’nin 2023 yılında yüzde 3 büyüme sağlayacağı, işsizlik oranının yüzde 10 bandında kalacağı, enflasyon oranının da büyümedeki düşüş paralelinde yüzde 37 dolayına gerileyeceği bekleniyor. 2022 yılında ülkemizin cari açığının büyümedeki düşüş paralelinde önümüzdeki yıl, yüzde 3,9’a gerileyeceği tahmin ediliyor. Bir süredir borç yükü gerileyen Türkiye’de, 2023 yılında borç yükünde bir değişiklik olması beklenmiyor.
Peki, gelinen bu noktada ne yapmalıyız diye baktığımızda, hedef programlar dâhilinde, sorunlar listesi ve çözüm önerilerinin oluşturulması ve bu reçetede, mutlaka biz emek camiasıyla, üniversitelerle, üreticilerle, iş dünyasıyla, esnafla ve toplumun ilgili her kesimleriyle çalışılması gerekmektedir.
Sonucunda da sözde/uygulanmayan raporlarla değil, örneğin bir 5 yıllık plan dâhilinde, yol haritası adım adım taraflarla paylaşılarak, şeffaf bir genel plan içinde öncelikli bir plan oluşturularak hareket edilmesi gerekiyor. Ama tabi tüm bunlardan önce, ülkenin kararını, tercihlerini belirlemesi gerekiyor. Bugün ülkemiz için öncelikle,
- Yargı bağımsızlığının gerçekleştirilmesi,
- Liyakat sisteminin etkin uygulanabilmesi,
- Eğitimin tümüyle bilimsel temellere oturtulması,
- Merkez bankası bağımsızlığının tam anlamıyla uygulanması,
- Enflasyonun yüzde 5’lere düşürülmesi için uygulanacak parasal ve mali politikaların belirlenmesi,
- Büyümede yüzde 5 oranının istikrarı, enflasyondaki düşüş hedefiyle çelişmeyecek biçimde önlemlerin açıklanması,
- Enerjide olabildiğince dışa bağımlılığı azaltmak için hangi yatırımlara öncelik verileceğinin ortaya konulması,
- Tarımda yeniden kendine yeter konuma dönmek için alınacak önlemlerin ve desteklerin belirlenip paylaşılması,
- İthal girdilerin önemli bölümünü içeride üretebilmek için hangi politikaların uygulanacağının belirlenmesi, gerekmektedir.
Bunun yanında, önemli bir mesele daha vardır ki, bugün gençlerimizin yolunu açmak konusunda çizdiğimiz yetersizliği, tersine çevirmemiz gerektiğidir. Türkiye’de nüfusun yüzde 53’ü 35 yaşın altındadır ve bu ciddi potansiyeli desteklemenin, yenidünyanın genç beyinlerinden istifade etmenin, siyasette, bürokraside ve yönetici pozisyonlarda önlerini açmanın, deneyimlerimizi aktardığımız ölçüde büyük kazanımlar getireceğini unutmamamız lazımdır.
Değerli Arkadaşlar,
Tüm bu değerlendirmeler ekseninde bugün, gıdanın ve tahıl piyasalarının politik ve stratejik öneminin arttığı, ancak aynı zamanda “kitlesel açlık” tehlikesinin de hiç olmadığı kadar sesli ifade edildiği farklı bir dönemde olduğumuzu da belirtmeliyim. Ukrayna Savaşı, büyük resimde, özellikle de gıda gibi stratejik sektörlerde, kendi kendine yeterliliğin ne kadar önemli olduğunu da hatırlatan önemli bir uyarıcı rol oynadı.
Şehirleşmenin ve nüfus yoğunluklarının artması, toprak ve su kaynaklarının, çevre ve doğal kaynakların verimsiz kullanımı, artan tüketim talebi, maliyetlerdeki oynaklıklar gıda üretimini ve arzını olumsuz etkiledi. Gıdaya erişimin sağlanması, biyolojik çeşitliliğin korunması, beşerî ve fiziki, hatta sosyal ve kültürel sermaye yatırımları ile verimliliğin artırılması ve sınırlı kaynakların etkin kullanımı konuları daha fazla önem kazandı.
Tarım ve çiftçilik altyapısı, sağlıklı beslenme ve daha sağlıklı gıda üretimi için yeni arayışlar, yerelden kalkınmanın önemi, gerekli adımların zamanında ve doğru olarak atılması meseleleri yeni dönemde daha hayati konular haline geldi.
Değerli Arkadaşlar, bugün gıda üretiminde sürdürülebilirlik kavramı, “doğayla uyumlu, çevre dostu” bir gıda sistemini öncelemektedir. Girdi temini, enerji, tedarik zincirindeki kırılmalar ve belirttiğim tüm bu konular, “gıdanın” ülkelerin siyasi gündeminde ana unsur olarak yer almasını gerektirmektedir.
Her sektörün gıda ile yakın ilişkisinden de kaynaklı olarak, bu sektörün elzem bir alan olarak görülmesi, ikiz dönüşümün yani yeşil ve dijital dönüşümün göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Gıda sanayinin dönüşüm yolculuğunda üreticiler, yeşil mutabakat politikaları çerçevesinde 2050 yılına kadar sıfır emisyon hedefi, plastik yol haritası yani, plastik ambalajların yeniden kullanılabilir/kompost edilebilir olması için çabalarını ortaya koymaktadır. Nitekim bugün Avrupa, paketleme ve gıda atıkları konusunda bağlayıcı politikalara birkaç yıl içerisinde geçmeyi hedeflemektedir. Dahası tüketicilerin bilinçlendirilmesi ve çevresel sürdürülebilirlik adına da eylem planlarıyla yasal düzenlemeleri hayata geçirecektir.
Uluslararası platformlardan politika yapıcılara 2 önemli öneri çağrısı yapılmaktadır: Bunlardan ilki gıdanın, öncelikli sektör olarak belirlenmesi, ikincisi ise yatırım, inovasyon, üretici-tüketici, kamu-özel işbirlikleriyle bu öncelik geçişini mümkün kılmaktır. Aksi takdirde krizlerin üstesinden gelemeyeceğimiz vurgulanmaktadır.
Diğer taraftan dünyada tüm çalışanlar içerisinde tarım çalışanlarının oranı yüzde 25 iken, Türkiye’de bu oran yüzde 17 civarındadır. Genç neslin tarım sektöründe çalışma isteksizliğine çözüm üretebilmek ve mevcut tarım istihdamındakilerin de korunmasının sağlanması gerektiği oldukça önemlidir. Sektörün tarım ayağında üretim sürecinin izlenmesi, blockchain (blokçeyn) uygulamalarından yararlanılması, drone teknolojilerinin kullanımı, su tüketiminin azaltılması, endüstriyel otomasyonun yaygınlaştırılması, soğuk zincir altyapısının kurulması kısacası teknolojinin doğru kullanılmasının sağlanması gereklidir.
Tabi dijital dönüşümün önünde bazı engeller yok mudur, elbette vardır. Sektördeki insan kaynağının “yetkinlik eksikliği” varken; yönetim statüsünde, “dönüşüm isteği” mevcuttur. Dijital teknolojilerin sahada test edilmelerine, daha fazla veri toplanmasına ve hizmet geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için devlet desteğini alarak işverenlere büyük rol düşmektedir. İnsan kaynağının gelişimine duyulan ihtiyaç tarafında da biz sendikalar, ortaya çıkan ve çıkacak yeni nesil işlerin bugünü ve geleceği için hareket etmelidir. Bu büyük sistem içerisinde biz sendikaların, geleceği bugünden etkileme potansiyeline sahip olduğumuzu önce kendimizin bilmesi gerekir.
Peki, biz sendikalar olarak kendimizi geleceğe nasıl hazırlayacağız? Sendikalar bugünden kendilerini şekillendirmek için nasıl adımlar atmalı? Değişmenin en iyi yolu nedir ve yarının zorlukları için sendikalarımızı nasıl yenileyebiliriz?
Bu sorulara cevap arayışı, bugün tüm dünya sendikalarının ana gündemlerini oluşturmaktadır.
Geçtiğimiz Eylül ayında Sendikamız Şeker-İş, ITC (Uluslararası Eğitim Merkezi), ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) ve EFFAT (Avrupa Gıda, Tarım ve Turizm Sendikaları Federasyonu) işbirliğinde Torino’da ulusal sendika temsilcilerinin yetkinliklerini geliştirmeye odaklı ortak bir projede yer almıştır. Burada gıda sektörü için iklim değişikliğinin anlamı, EFFAT’ın adil geçiş projesinin önemli hususları ve adil geçiş mücadelesi için işçileri nasıl harekete geçirebileceğimiz ile ilgili faydalı bilgiler paylaşılmıştır.
Bugün dünyamızda sessiz katil olarak görülen iklim krizinden büyük ölçüde etkilenecek olan, çalışanlardır. Gıda sistemlerimizi iklim değişikliği karşısında amaca uygun olacak şekilde yeniden şekillendirmek ve çalışan insanlar için gerçek çözümler sağlamak gerekmektedir. Konferans çağrısı olarak;
- gıda sektörünün karbon ayak izini azaltmak,
- insana yakışır işler yaratmak,
- bireysel ve toplu işçi haklarını geliştirmek,
- bir yanda işçi hakları ihlalinin, diğer yanda çevresel bozulmanın tarım ve gıda sektörleri ile sıkı ilişkisinin bu ihlalleri şiddetlendirdiğini unutmamak,
- iş yerlerimizin geleceği için riskler konusunda farkındalık yaratmak,
- eğitimler düzenlemek,
- ulusal çevre politikalarının tanımlanmasında aktif rol almak öne çıkan değerlendirmelerdir.
Yaklaşık 1,2 milyar işin, bir diğer deyişle, dünya istihdamının yüzde 40’nın sağlıklı ve istikrarlı bir çevreye doğrudan bağlı olduğu deklare edilmiştir ve ölüme yürüyen bir gezegende işlerin sürdürülemeyeceği açıktır.
Çevre politikalarına sosyal konuların dâhil edilmesini savunmalı, uyum stratejileri için savaşmalı,iklim değişikliği karşısında işlerimizi korumalı ve çalışma koşullarımızı iyileştirmeliyiz. Tüm bunlardan hareketle Sendikamız, adil geçiş çerçevesinde şeker ve gıda sektörümüz adına farkındalık çalışmalarına başlama hazırlığı içerisindedir. Önümüzdeki aylarda gerekli bilgilendirmeler teşkilatımıza yapılacaktır.
Değerli Arkadaşlarım,
Bahsettiğim üzere tüm dünya, yeni dönemde iklim sorununun çözümü, gıda yeterliliği, teknolojik gelişmeler, yeterli enerji arzı ve güçlü bir altyapı için yapılması gerekenlerin arayışı içerisinde. Bu bakımdan ülkemizin Cumhuriyetin ikinci yüzyılı için sektörel “hedefler dizisi” çıkarması, 2023 yılında yaşamsal önem taşıyor. Cumhuriyetimizin ikinci yüz yılı öncesinde, bütün sektör örgütlerinin hedeflerden uzak kalmasının nedenlerini ve yeni dönemde beklentilerini, gerçekçi bir şekilde ortaya koyması gerekiyor.
Yeni dönemde sağlıklı bir yol alabilmek için öncelikle, geçen yüzyılının bilançosu çıkarılıp, eksiklerin ve kazanımların neler olduğu belirlenmelidir. Sektör raporlarının ortak bir şablonu olmalıdır. Maalesef ülkemizde büyük emeklerle hazırlanan raporlar ve çalışmalar yazılı metin olarak kalmaktan öteye geçememektedir. Tarım Orman Şurası gibi, Şeker Master Planı gibi..
Bildiğiniz gibi Sendikamızın da çalıştaylarını titizlikle takip ederek, tüm çalışmalarında aktif rol aldığı Şeker master planı halen kamuoyuna duyurulmamıştır. TÜBİTAK, TÜSSİDE ve Şeker Dairesi iş birliği ile gerçekleştirilen “Şeker Sektörü Master Planı Projesi”nde yapılan analiz ve değerlendirmelerle şeker sektörünü gelecekte bekleyen muhtemel senaryolar kapsamında ana ve alt stratejiler ile eylem planları belirlenmiştir. Yakın takipçisi olduğumuz planın kamuoyu ile acilen paylaşılması gerekmekte, Şeker’de ülkesel bir hedef program acilen belirlenmelidir. Sendikamız bu konuda geçmişte olduğu gibi, gerekli tüm sorumluluk ve görevleri almaya hazır beklemektedir.
Gelinen bu aşamada artık, bu meseleye şekerin sürdürülebilirliği değil, “ülke gıda sektörünün”, “tarım ve sanayi entegrasyonunun”, “milli üretimin” sürdürülebilirliği gözlükleriyle bakılmasını istirham ediyorum.
Diğer taraftan bildiğiniz gibi, Türkşeker’in özelleştirme kapsam ve programından çıkarılmasına dair Cumhurbaşkanlığı kararında, Türkşeker adına kayıtlı bazı taşınmaz/gayrimenkuller özelleştirme kapsam ve programında tutulmuştur.
Ve özelleştirme işlemlerinin 31 Aralık 2025 tarihine kadar tamamlanması kararlaştırılmıştır. Türkşeker, şeker gibi önemli bir gıda ürününün arz güvenliğinin sağlanması konusunda son derece önemli bir kamu hizmeti yürütmektedir. Bu çerçevede, istenilen üretim seviyesinin sağlanabilmesi için, özellikle fabrika alanlarının Türkşeker uhdesinde kalması büyük önem taşımaktadır.
Fakat özelleştirme kapsam ve programında tutulan gayrimenkullerle ilgili yapılan araştırmalar sonucunda, bir kısım taşınmazların fabrikaların üretim alanlarını, satış mağaza ve alanlarını, teknik hizmet alanlarını, Şeker Enstitüsü ve binalarını, deneme tarlaları ve seraları, eğitim ve dinlenme alanlarını kapsadığı tespit edilmiştir. Buna göre, anılan taşınmazların fabrikalardan ayrılarak satışa çıkarılması, özellikle Ankara, Eskişehir, Kastamonu, Burdur ve Susurluk fabrikalarının üretimlerini doğrudan olumsuz etkileyecektir.
Bu çerçevede Sendikamız, taşınmazların 3. kişilere devrinin, şeker arz güvenliği üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri gözeterek, bu taşınmazların Türkşeker’e devri için Cumhurbaşkanlığı’na ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na yasal başvuruda bulunmuştur, Danıştay 13. Dairesi’nde dava açmıştır. Akabinde Sendikamızın Cumhurbaşkanlığı’na yaptığı yasal başvuru 19 Ekim’de cevaplandırılmış; Sendikamızın öneri ve tavsiyelerinin not edildiği, taşınmazlara ilişkin gerçekleştirilmekte olan özelleştirme çalışmalarında paydaş görüşünün dikkate alınacağı bildirilmiştir.
Her fabrika bir kaledir felsefesi ile yürüyen Sendikamız, gerek yasal başvurularıyla gerekse de sendikal çalışmalarıyla, “yapılan yanlışa yerinde dur demeye”, gerektiğinde de “ortaya çıkan tüm boşlukları doldurmaya” dönük gayretini sergilemeye devam edecektir.
Değerli Arkadaşlarım, diğer yandan bildiğiniz gibi Sendikamızın ulusal meslek standartlarının hazırlanması konusunda çalışmaları sürmektedir. Bu kapsamda sendikamız ev sahipliğinde gerçekleştirilen çalıştay sonunda, Türkşeker ile pancardan şeker imalatı alanında çıkacak olan meslekler için “sınav ve belgelendirme iş birliği protokolü” imzalanmıştı.
Devam eden süreçte ise Sendikamız tarafından “Şeker-İş Mesleki Yeterlilik Merkezi” adı altına bir belgelendirme kuruluşu kurulmuştur. Belgelendirme şirketine yetki alabilmek için et ve süt alanlarında gerekli demo sınavlar gerçekleştirilmiş, mesleki yeterlilik kurumu ve Türk Akreditasyon Kurumu’nun denetimiyle şirketimiz yetki alma aşamasına gelmiştir.
Bu aşamadan sonra şirketimiz şeker, et ve süt sanayi yanı sıra kapsam genişletme yaparak diğer alanlarda da MYK belgesi verebilecek düzeye gelecektir.
Ayrıca, Türkşeker ile imzaladığımız protokol kapsamında kamuoyu görüşüne sunulan meslek standartları sendikamız tarafından incelenmiştir. Hazırlanan meslek standartlarının pancardan şeker üretimi alanındaki meslekleri tam yansıtmadığı dile getirilmiş, bu konu Türkşeker ile de defaten görüşülmüş, Mesleki Yeterlilik Kurumu’yla gerekli görüşmeler yapılmıştır.
Son süreçte çıkması beklenen meslek standartları yazılı olarak Kurum’a bildirilmiştir. Bu sürecin biran önce nihayete erdirilmesi çabası içerisindeyiz. Bu kapsamda tamamlanan çalışmalar sonrası gerekli bilgilendirmeler teşkilatımıza bilahare yapılacaktır.
Öte yandan malumlarınız, Sendikamızın mücadelesi sonucunda Türkşeker fabrikalarında özellikle pancar analiz laboratuvarı işleri ile şeker ambalajlama/paketleme işlerinin alt işveren işçileri eliyle yapılmasının muvazaa oluşturduğu tespiti yapılmıştır.
Bu işlerde çalıştırılan alt işveren işçilerinin Türkşeker işçisi sayılarak yürürlükte olan toplu iş sözleşmesi hükümlerinden yararlandırılması gerektiği, kesinleşmiş yargı kararlarıyla hüküm altına alınmıştır. Fakat bu işlerin hizmet alımına konu edilmemesine yönelik Türkşeker’e yapılan başvurular bu güne kadar dikkate alınmamıştır. Fabrikalar bünyesinde Sendikamız örgütlülüğünü olumsuz etkileyen bu durum nedeniyle, fabrikalarımızda pancar analiz laboratuvarı işleri ile şeker ambalajlama/paketleme işlerinin gördürülmesi için alt işverenler bünyesinde çalıştırılan işçilerin Sendikamıza üye yapılması önem kazanmıştır.
Bu çerçevede, anılan işlerde çalıştırılmak üzere işe alınan işçilerin üyeliklerinin yapılması, sistem üzerinden üyeliklerde sıkıntı yaşanması halinde durumun Genel Merkeze bildirilmesi gerekmektedir.
Kıymetli Arkadaşlarım, son sözle dünden devraldığımız, bugünümüzü ilgilendiren ve geleceğimizi şekillendirecek tüm konularda gereken muhasebeyi yapıyor, var gücümüzle çalışıyoruz. Azalan alım gücümüz karşısında zorunlu hale gelen vergi düzenlemesi, Türkiye’nin gündeminde bekleyen geçici işçi ve taşeron işçilerin kadro meselesi gibi konularda Konfederasyonumuz Türk-İş öncülüğünde görüşmelerimizi, çalışmalarımızı sürdürüyor, süreci yakinen takip ediyoruz.
Sendikamız örgütlenme çalışmaları başta olmak üzere artısı ve eksisiyle diğer meselelerimizi de toplantımız boyunca enine boyuna değerlendirme fırsatı bulacağız.
Bunun yanında toplantımızın ana gündem maddesi olan toplu iş sözleşmelerimize yönelik çalışmalarımıza da burada başlamış olacağız. Çalışmalarımızın şeker çalışanları kardeşlerimiz için, ailemiz için, beklentimizden daha müspet sonuçlara vesile olmasını diliyorum.
Hepimizin çok kıymetli emeğini ortaya koyacağı toplantımızın verimli geçmesini diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı
İsa GÖK



