Logo 1 Logo 2 EFFAT IUF
04.08.2026 3 tekil ziyaret

ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİ EYLÜL 2023

Sayfayi Paylas

ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİ

EYLÜL 2023

               Değerli Arkadaşlarım,

            Sizleri şahsım ve Sendikamız Şeker-İş yönetim kurulu adına saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Başkanlar Kurulu Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum. Hepiniz hoş geldiniz..

               Kıymetli Arkadaşlar,

Öncelikle Sendikamız toplu iş sözleşmeleri dönemi itibariyle oldukça yoğun bir süreci ardımızda bıraktık. Önümüzde şeker fabrikaları yeni kampanya döneminin heyecanıyla dolu bir süreci karşılamaktayız. 

Başkanlar Kurulu toplantımızda değerlendireceğimiz sendikamız gündemi içerisinde, başarılı bir yerde konumlanan sözleşmelerimizin Ailemize hayırlar getirmesini diliyorum. Aynı şekilde, 2023-2024 kampanya döneminin tüm Şeker Fabrikalarımıza, sanayimize, çalışanlara, pancar üreticilerine ve ülkemize hayırlı olmasını; kazasız, belasız, bereketli bir üretim dönemi yaşanmasını temenni ediyorum.

Hepimizin malumu, içinde bulunduğumuz takvim uzunca bir süredir ekonomi gündeminin nabzını tutuyor.  Bugün dünya ekonomisi, küresel büyümenin tarihi performansların altında kalacağı bir görünümün içerisinde bulunuyor.

               Küresel riskler arasında; 

- Jeoekonomik parçalanmanın derinleşmesi, 

- Çin’in beklentilerin altında kalan ekonomik performansı, 

- Finansal piyasalarda yeniden fiyatlandırma,

- Yapışkan Enflasyon,

- Borçlanmadaki zorluklar ve borçlanma maliyetlerindeki artış öne çıkmaktadır.

             Öte yandan yaşanan yüksek enflasyon tüketici tarafında alım gücünü aşındırırken, diğer taraftan merkez bankalarının enflasyona karşı faiz artışları, ekonomik aktiviteyi baskılamaktadır. Bunun sonucunda küresel ticaretteki büyümenin de tarihi performansların altında kalacağı tahmin edilmektedir.  2022 yılında yüzde 3,5 olan küresel büyümenin önümüzdeki iki yıl, yüzde 3'e düşeceği değerlendirilmektedir. Küresel ticaretteki büyümenin ise küresel talepteki yavaşlama ile bu yıl yüzde 2'ye gerileyeceğine işaret edilmektedir. 

Bu görünümün arkasında yatan en temel konuların başında, enerji ve gıda sektörleri olduğu bilinmektedir.  Küresel enerji ve gıda arz krizine yönelik yapılan tüm değerlendirmeler, modern tarihin en ağır küresel enerji ve gıda krizi ile karşı karşıya olduğumuzu teyit etmektedir. İki küresel krizin birbiriyle bağlantısı ise üç temel başlığın bir araya geldiği bir ‘kriz üçgeni’ olarak tanımlanmaktadır. Birinci başlık iklim değişikliği olurken, ikinci başlık pandemi ve üçüncü başlık ise Rusya-Ukrayna Savaşı’nın tetiklediği derin belirsizlik ve kargaşadır.

OECD çatısı altındaki ülkeler, küresel gıda krizi için faydacı çözümlerle ve etkin olarak bir arada hareket edilmesi gerektiğinin üstünde durmaktadırlar. Nitekim küresel iklim değişikliği, tarımsal üretim imkânlarını geliştirmek noktasında birlikte hareket edilmesini gerekli kılmaktadır. 2023’ün küresel gıda arz güvenliği açısından hayli zorlu olan bu süreç, daha yoğun bir iş birliğini gerektirmektedir. Ayrıca yaşanmakta olan küresel enerji krizi, yeşil enerji dönüşümünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Kısacası iklim değişikliği ve gıda krizi milli bir güvenlik sorunu olarak karşımızdadır.

              Keza pandemi sonrası Şubat 2022'de başlayan Rusya Ukrayna savaşı gıda fiyatlarında dengeleri değiştirmiş, dünya genelinde yükselen gıda ve hizmet fiyatları daha sonra düşme eğilimine girmiştir. Ancak Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerde durum daha derin seyretmiştir. Türkiye'nin milli gelirinde tarımın payı son 20 yılda yüzde 10'dan yüzde 6,2'ye gerilemiştir. OECD bölgesinde ortalama gıda enflasyonu Temmuz’da yaklaşık yüzde 12,59 iken Türkiye'de yaklaşık yüzde 94 olmuştur. Son 5 yılda gübre fiyatlarının 7 kat, tarım ilacı maliyetinin 3 kat arttığı Türkiye'de, tarımsal destek ödemelerindeki artış sadece 2 kat olmuştur. OECD  raporuna göre Türkiye'nin tarımsal gıda ithalatının toplam ithalattaki payı yaklaşık yüzde 6'dan yüzde 7.7'ye yükselmiştir.

            Gıda enflasyonunun geleceği ile ilgili ise çeşitli öneriler mevcuttur. Öncelikle üretim maliyetlerinin artışı devam ettiği sürece gıda enflasyonunda kayda değer düşüşler beklenmemektedir. Bununla birlikte üretim potansiyelinin arttırılması, TÜFE’nin oynaklığı için oluşturulacak “erken uyarı sistemi”, tarımsal dış ticarette dinamizmin arttırılması gibi öneriler de yerini üst sıralarda almaktadır. Genel enflasyonu düşürücü politikaların gıda enflasyonunu da düşürmesi öngörülmektedir.

Bu ve benzeri uygulamalar hayata geçirilmediği sürece ise şayet makro istikrar da yakalanamazsa, fiyatların düşmesi mümkün olmayacaktır. Dahası iklim değişikliğinin Türkiye'de gıda güvenliğini tehlikeye sokabileceği uyarısı göz önünde tutulmalıdır. Ülkemizde yaşanan yüksek enflasyon ve ona bağlı olarak ortaya çıkan hayat pahalılığı karşısında başta emeğiyle geçinenler olmak üzere dar ve sabit gelirli kesimlerin korunmasını sağlayacak önlemler en üst sırada yerini almalıdır.

               Değerli Arkadaşlar,

              Tüm bu değerlendirmelerden sonra şunu belirtmek gerekir:  Bereketli Hilalimiz altında, o kadar muazzam bir coğrafyaya sahibiz ki küresel krizlerde en çok konuşulan ülkenin Türkiye olduğunu biliyoruz. Bin kilometre çapında bir alanın merkezine ülkemizi koyduğunuzda, dünya enerji kaynaklarının dörtte üçü bizim topraklarımızda..  Gıdanın ise önemli bir kısmı yine bu coğrafyada üretiliyor. Aynı zamanda bunların lojistik ağlarının odağındaki stratejik coğrafyanın yine Türkiye olduğu görülüyor.  İşte bugün; savaş, gıda, lojistik, diplomasi, tahıl Koridoru deyince tüm bunların kesişim noktasında biz varız. 

Türkiye olarak ‘insani ve girişimci diplomasi’ dokunuşlarımızla tahıl koridoru konusunu bugüne değin başarı ile yürütebildik. Ukrayna-Rusya Savaşı’nda tarafsızlığı koruyabilmek, iki ülkenin güvendiği tek ülke olabilmek bir diplomasi başarısıydı. Dolayısıyla Tahıl Koridoru Anlaşması, Türkiye’nin küresel gıda güvencesine yaptığı önemli bir katkıdır. Özellikle de Ukrayna tahılının Afrika ülkelerine ulaştırılması ve açlığın önlenmesi bakımından önemli bir girişimdir.  Son dönemde Türkiye, anlaşmanın devamı için yoğun bir diplomasi sürdürmektedir.  Anlaşmanın uzatılmamasının dünya ve ülkemiz açısından sonuçlarına baktığımızda ise,  öncelikle Rusya ve Ukrayna’nın dünya buğday ticaretinin yaklaşık olarak dörtte birine hâkim olduğunun altını çizmek gerekir.  Savaşın başlarında sevkiyatın engellenmesinin küresel ölçekte gıda fiyatlarını yükselttiğini biliyoruz. Sonrasında tahıl koridoru anlaşması ile fiyatlar yeniden düşmüştü. Bugüne gelindiğinde ise anlaşma uzatılmayınca fiyatlar yeniden yükselmeye başlamıştır. Anlaşma sağlanamazsa, Ukrayna, tahıl ihracatını Romanya limanları üzerinden yapmak zorunda kalacaktır ve de bu durum ise maliyet artışı anlamına gelecektir. Sonuç itibariyle, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinin ihtiyacı olan başta buğdayın karşılanmasında tüm yollar bizim topraklarımıza çıkmaktadır. Bu fırsat her açıdan iyi değerlendirilmelidir. İç piyasada, fiyat dalgalanmalarına yol açmayacak ve ürün tedarikini engellemeyecek politikalar izlenmelidir. Sözün özü; tahıl koridoru, Türkiye’nin itibarını yükselten, bölgesel güç olduğunu tüm dünyaya ispatlayan, stratejik bir anlaşmadır. Nitekim tüm dünyanın, küresel krizlerin denge ve çözüm ülkesi olarak Türkiye’nin önemini dikkate alması gerekmektedir.

Kıymetli Arkadaşlar,

               Ülkemiz yaşadığımız genel seçimler sonrasında; dış politikada bölge ülkeleriyle normalleşme ve ortaklık girişimleri, AB sürecinin yeniden canlandırılması arayışları ve ekonominin de içinde olduğu entegre bir hareket alanında yol almaktadır.

               AB ve Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerin güçlendirilmesi uluslararası ticaretin geliştirebilmesi bakımından önemlidir. Öte yandan yargı reformu ile yeni anayasa vizyonu da Türkiye’nin iktisadi gelişimine ivme kazandırma potansiyeli taşımaktadır. Adil, bağımsız ve hızlı muhakeme prensibini hayata geçirecek bir yeni anayasa Türkiye’nin önsözü niteliğinde olacaktır. Ayrıca yeni anayasa; demokratik temsiliyete ve çoğulculuğa katkı sağlayacak siyasi partiler kanunu, seçim kanunu ve TBMM İç Tüzüğü değişiklikleriyle desteklenmelidir. Nitekim dış politikada mevcut ittifakların tahkim edilmesi ve yeni ortaklıkların kurulması, hukuk ve insan hakları vurgusu ile yeni anayasa hedefiyle birlikte ekonomiyi de yakından ilgilendiren bir reform dönemine ihtiyaç vardır.

              İdeoloji yerine “mümkün ve rasyonel olanı” tercih ederek dünya siyasetinin gidişatını çok iyi analiz etmek gerekmektedir. Genel seçimler sonrası büyük soru, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılına hangi vizyonla taşınacağıdır. Bu vizyonun, geçmiş, bugün ve geleceğin muhasebesini bir araya getiren bir söyleme sahip olması gerekmektedir. Bu vizyon sunma ihtiyacı Türk siyasi hayatının bütün meselelerini yeni baştan değerlendirmeyi gerektiren bir mahiyet taşımaktadır. Hayat tarzı tartışmalarından kimlik sorunlarına, ekonomi ve sığınmacılardan dış politika ve güvenlik politikasına kadar büyük bir alanı ilgilendirmektedir. Koronavirüs salgını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin sonuçlarının dünyayı enerji, gıda krizi ve siyasi çatışmalara sürüklediği değerlendirildiğinde elbette bu vizyon, büyük güçlerin rekabetinde Türkiye’nin yerinin ne olacağını içermelidir.

          Son olarak gelişmişliği yüksek bir ekonomiye ulaşmak ve sürdürülebilir kılmak için verimlilik temelli “yeşil” dönüşüm için etkin yönetişimin bütünleyici rolü üzerinde durulmalıdır. Ülke ekonomisinin gerek kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla, gerekse makroekonomik göstergelerden dış ticaret, yatırım, sermaye birikimi ve akışları bakımından küresel ekonomiden aldığı payın görece durağan olduğu değerlendirilmektedir.  Dönem dönem farklılaşan ekonomik performansa rağmen ülke ekonomisinin yapısal sorunları neredeyse son yüz elli yıldır değişmemiştir. Bunlar arasında enflasyonla mücadele ve bütçe açığı ile cari açığın giderilmesi temin ana politika hedeflerinden olmayı sürdürmüştür. Bu nedenle çizilen rotada;  dünyanın da içinden geçtiği değişim göz önünde bulundurulmalı, yerli ve milli üretimin kıt kaynakları, akıllıca kullanılmak suretiyle, stratejik ve katma değeri yüksek ürünlere, ekosistemlere yönlendirilmelidir.

               Değerli Arkadaşlarım, iklim krizi, tırmanan enflasyon, yaşanan savaş ve etkileri gibi birçok yereli ve küreseli bağlayan problem karşısında şekerin, gıda güvenliği ve sürdürülebilirlik sorununa ışık tutan bir sektör olduğunun altını çizmek gerekir.

              1990’lı yıllardan günümüze, Türkiye ve Dünya’da sektörün yapısal, teknolojik ve operasyonel yönleriyle ortaya koyarak, Türkiye şeker sektörünün ve Türkşeker’in bu küresel ve ulusal görünüm içindeki konumunu netleştirmek gerekmektedir. Ayrıca karar vericiler için, sektörün geleceği ile ilgili olarak yapılması gerekenler ile muhtemel senaryolar ortaya konarak, politika ve strateji geliştirilmesine katkı sağlamak bir “hedef politika” olmalıdır.  

Piyasa açısından değişim ve dönüşüm, yeni ürünlerin ve yeni oyuncuların pazara girmesi sonucunda meydana gelmiştir. Bir yandan ürün bazında,  diğer yandan oyuncular bazında pazar paylaşımı değişmiştir. Uygulanan politikalar, ihracatta destekleme mekanizmasını ortadan kaldırmış, dış pazara erişimi tesadüflere bırakmıştır.   Piyasa dinamikleri açısından sektör, kırılgan bir dönemi yaşamaktadır. Çiftçilerin ve şeker üreticilerinin elde ettikleri gelirler, fiyatlardaki reel düşüşe bağlı olarak olumsuz etkilenmektedir. Bu durum, pancar ve şeker üretiminin sürdürülebilirliği açısından risk anlamını taşımaktadır.

Diğer taraftan, bu süreçte pazarda en hızlı büyüyen ve diğer ürünlerin pazarını daraltan yüksek yoğunluklu tatlandırıcıların (YYT) ithalatı, yerli üretim karşısında yeni bir “cephe” açmış durumdadır. YYT net ithalatının pancar şekeri üretimine oranının yüzde 24 olarak gerçekleştiği kaydedilmektedir. 2014-2022 yıllarında yıllık büyüme oranları bakımından net YYT ithalatının pancar şeker üretiminin 3 katından fazla büyüdüğü görülmektedir.  Diğer taraftan pancar şekeri ticaretinde, yaklaşık 208 bin tonla son beş yılın Ocak-Temmuz dönemi, “en yüksek şeker ithalatı”na ulaşmıştır.     

             Özel girişim bu değişim döneminde sektöre girerek süreç içinde ağırlığını artırmıştır. Yüzyıla yakın bir süredir sektörde, tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerin “öğretmeni” olan, Dünya’nın 10 büyük şeker üreticisi şirketi arasına girmeyi başaran Türkşeker, bu dönüşüm sonucunda sektörde dramatik bir gerileme ve güç kaybı yaşamıştır. Türkşeker, reel olarak küçülen yatırım ödenekleri nedeniyle, büyük ölçüde idame odaklı yatırımlara yönelmiş, küresel teknolojik düzeyin çok gerisinde kalmıştır. Büyük bir marka yaratmak konusunda tarımsal, endüstriyel, komşu pazarlara erişim, ihracat, sermaye üretme ve işgücü potansiyelimizi sonuna kadar değerlendirmek gerektiği açıktır. Tüm bu tespitler ışığında, karşıladığımız yeni üretim döneminin yeni bir sektörel aydınlanmaya vesile olmasını umut ediyorum. 

Bu yeni dönemde her zaman üzerinde durduğumuz konuları tekrar bir gözden geçirmek gerekirse;

  • Bağımsız yapıdaki Şeker Kurumu’nun gerekliliği ve yeniden oluşturulması,
  • İhraçlık şeker olan yerli C şekeri üretiminin desteklenmesi, her şirkete kotaları ölçüsünde C şekeri üretimi için bir zorunluluk getirilmesi,
  • Sektörel büyümenin önünde engel teşkil eden YYT gibi alternatif ürünlerin çok fazla artan ithalatına yönelik tedbirlerin alınması, 
  • Nişasta bazlı şeker kotalarının indirilen seviyesinin korunması ve denetiminin arttırılması,
  • Sektörde faaliyet gösteren üretici ve aracı şirketlerde etkin denetim yapılması,
  • 2023/2024 ve sonrası dönem şeker üretiminin sürdürülebilirliğine dair eylem planları ve kalkınma programının tayin edilmesi,
  • Türkşeker’de alt yüklenici uygulamasına son verilerek, işletmede çalışan işçilerin yetiştirilmesi, Türkşeker’in kendi kadrolarının oluşturulması,
  • Alkol ve makine kapasitesinin tümünün faal hale getirilmesi, bakım-onarım yüklenici firma faaliyetlerinden doğan mali kayıpların önüne geçilmesi,
  • Türkşeker’in teknolojik düzeyinin ilave ödeneklerle yükseltilmesi, modernizasyon, verimlilik ve çeşitlendirme yatırımlarına odaklanılması,

hususlarında gerekli adımların atılması için çalışmalarımız sürecektir.

                 Değerli Arkadaşlar, bu değerlendirmelerin hemen akabinde geçtiğimiz döneme damga vuran kadro konusuna vurgu yapmak istiyorum.

               Hep birlikte, büyük Şeker-İş Ailesi olarak geçici çalışan kardeşlerimizin kadro alması konusunda büyük bir mücadele süreci yürüttük. “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır” inancıyla hep daha fazla ne yapabilirizin peşinden koştuk.

               Yıllardır Sendikamız, Konfederasyonumuz Türk-İş ile birlikte meseleyi kamuoyunun, siyasilerin ve kamu işyerlerinin her daim gündemlerinde tutarak, gerekli teknik ve hukuki tüm çalışmaları gerçekleştirdi. İlgili her kesime ilgili bilgilendirmeleri yaparak oldukça meşakkatli bir süreci yürüttü. Bu çetin çalışmaların sonucu olarak işyerlerimizde liyakat ve hakkaniyet mücadelemiz nihayet sonuç verdi. Türkşeker fabrikalarımızda çalışan “emek, alınteri, sabır ve özveri timsali geçici şeker işçilerinin” çalışma sürelerini uzatan 7447 sayılı Torba Kanun, 5 Nisan 2023 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu çerçevede süreç itibariyle geçici şeker işçileri, hizmet süresi esas alınarak işyerlerinde boş olan sürekli işçi kadrolarına geçirilerek, terfi sınavlarına girebilmeleri sağlandı. 

                Sonuç itibariyle güçlü Şeker-İş Ailesi’nin sarf ettiği idari, hukuki, meşru, sendikal her türlü mücadele son derece mukaddestir, salt sendikal anlayışını aşan bir vizyonu temsil etmektedir. Nihayetinde de sendikal mücadele tarihine bırakılacak büyük bir miras niteliğindedirBu mirası bırakan şeker fabrikalarının gönlü yüce çalışanları, daimi ve geçici işçileri, yıllardır omuz omuza şeker fabrikalarının zorlu üretim şartlarını sırtlanmışlardır. Yıllardır süren kadro mücadelesine rağmen deneyimleriyle sanayinin öğreticileri olmuşlardır.

             Bu büyük özveri tablosunun karşısında Türkşeker’de, işlerin muvazaa yoluyla alt işveren işçilerine gördürülmesi de hukuki açıdan kabul edilemez bir noktaya ulaşmıştır. Bu olumsuz koşullar altında Sendikamız her türlü çalışmayı gerçekleştirmekten sonuç alınıncaya dek imtina etmemiştir. Nihayetinde de 1172 geçici işçi kardeşimiz sürekli işçi kadrolarına kavuşmuştur.

          Sendikamız Şeker-İş başta şeker özelleştirmesinin kapsam ve programdan çıkarılması, sürekli işçi kadrolara geçiş süreci ve NBŞ kotasının düşürülmesi sonuçlarıyla; verdiği 3 temel mücadele alanında bir dönemi kapatmıştır. Yeni bir döneme giriş yapmış ve bu istikamette yol almaktadır. Gerek toplum yararına sendikacılık anlayışımız, gerekse de bir dünya sendikası olma hedefimiz, koşullar ne denli zorlu olursa olsun aynı bakış açısıyla devam edecektir. Sendikal gücün, herkes için barış, sosyal adalet ve insana yakışır işin sağlanmasında oynadığı rolle sendikamızın güçlenmesine her zamankinden daha büyük ihtiyaç vardır.

           “İmkânsızla imkân dâhilinde olanın arasındaki tek fark, insanın kararlılık derecesidir.” Sendikamız dün yaşadığı, bugün yaşıyor olduğu sorunlardan kopmadan, günümüz şartlarının gerektirdiği konularda kararlılıkla çalışmalarını sürdürecektir. 

  • Yüksek enflasyon ve gıda spekülasyonuyla mücadele, 
  • Saldırı altında olan işçi haklarına karşı direniş, 
  • İklim krizi karşısında adil geçişin tesisi, 
  • Sosyal diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesi,
  •  Dirençli bir gıda sektörünün inşa edilmesi, 
  • İşyerlerimize demokrasinin güçlendirilmesi, 
  • Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin teşviki için çalışılması, 
  • Tarladan sofraya stratejileriyle tarım ve gıdada sürdürülebilirliğin sağlanması, 
  • Dijital ve yeşil geçişlerin işgücü piyasasına getirdiği zorluklar ve fırsatların masaya yatırılması
  • Ulusal Meslek Standartı ve Ulusal Yeterlilik çalışmalarımızın tamamlanması

    konularında ve örgütlenme çalışmalarımıza hız vererek, Sendikamız Şeker-İş gerekli çalışmaları önümüzdeki dönem sürdürecektir.

              Bu çerçevede, Şeker-İş Ailesi’nin dünden bugüne taşıdığı büyük çabayla, işyerlerimizdeki büyük dayanışma iklimini her daim sürdüreceğimize yürekten inanıyorum. Sürekli kadro statüsünü sonuna kadar hak eden sanayimizin kıymetli işçilerine en büyük şükranlarımı sunarak bir kez daha işyerlerimize hayırlı olmasını diliyorum.

               Değerli Arkadaşlarım, evet, bugün, emeğin güçlü birlikteliği ile daha iyi bir gelecek inşa etmek zorundayız.

              Bu ortak kanı karşısında,  günümüzün çalışma hayatı çok sayıda ve birbiriyle bağlantılı krizlerin ciddi etki alanındadır. Yerleşik eşitsizlik vurgusu ile çalışanların refahı konusunda zorlu bir alanda mücadele edilmektedir.  Çalışanlar, işverenler ve hükümetler tüm dünyada benzer zorluklarla yüzleşmektedir. Buna karşılık “sendikalarla olan yakın ilişkinin”, hükümet liderlerinin ve işletmelerin yaşanan durgunluğu olabildiğince kısa ve sığ hale getirmek için ”önemli bir unsur” olarak gördükleri konusunda hemfikir bir yaklaşım vardır. 

Çünkü sendikalar sadece; toplu pazarlık yoluyla ücret, sosyal haklar, çalışma saatleri, iş sağlığı ve güvenliği politikaları dâhil olmak üzere daha iyi istihdam koşullarını güvence altına alma misyonuna sahip değillerdir. Bunun yanında sendikalar; kurumsal performansı, işyeri motivasyonunu ve büyümeyi etkileyen sorunları çözme potansiyeline sahiptirler. 

Bu süreçte, işbirliği, gelirde adil dağılım ve sendikalaşma oranının artışı, ilerlemenin güçlü yönlerinden olacaktır. Bu “etki kapasitesi”ne rağmen, Türkiye’de işçi olarak çalışanların yüzde 14,76 gibi bir oranda örgütlenme hakkından faydalanıyor olması gerçekten düşündürücüdür.                 16,4 milyon kayıtlı işçiden sadece 2,4 milyonu sendikalı, 14 milyon işçi ise sendikasızdır.  Zaman içerisinde değişen mevzuat hükümlerine rağmen çalışanların büyük bir çoğunluğunun toplu iş sözleşmesinden yararlanma hakkından yoksun bırakılması, sistemin doğal bir sonucu gibi görünmektedir. 

Biz Sendikalar, bu olumsuz duruma müdahale edebilmek için yasal ve meşru mücadele yürütmekle beraber, ne yazık ki hak ettiğimiz sonucu alamamaktayız. Bunun en önemli örneklerinden birisi de, herhangi bir işyerinde örgütlenmeyi başarabilen sendikaların, toplu iş sözleşmesi imzalamak için işvereni masaya davet edebilme noktasına kadar geçen zaman zarfında yaşadığı zorluklardır. 

Bu süreçte, Kanun ile belirlenen sayıda işçiyi üye yaptığımızda, Bakanlık’dan yetki alıp süreci ilerletirken, işverenlerin çoğu gerekçesiz bir şekilde yetki tespitine itiraz etmektedir. Bu amaçla açılan davaların makul sürede sonuçlandırılamaması nedeniyle mağdur olunmaktadır. Dava devam ederken, işverenlerin farklı yol ve yöntemlerle işyerinde sendikalı işçi sayısını azaltmaları, yer yer sıfırlamaları da uygulamada sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu nedenle yetki tespitine itiraz davalarının sendikal örgütlenmeyi ortadan kaldırmak için bir fırsat olarak görüldüğünü söylemek mümkündür. Bu sorun Uluslararası Çalışma Örgütü sürecine de yansımaktadır. Uluslar arası çalışma örgütü bünyesindeki Örgütlenme Özgürlüğü Komitesi’nin 2022 yılı Türkiye değerlendirmesinde şu tespitler önemlidir:

               Komite, ülkemizi özel sektörde sendika karşıtı işten çıkarmalara karşı yeterli bir koruma sağlamak amacıyla gerekli önlemleri almaya davet etmiştir.  Komite, yasal mevzuatta iyileştirme yapılıncaya kadar da mahkemelerin, sendikal tazminat miktarının belirleme de takdir yetkilerini kullanırken, sendikal tazminatın varlık sebebini gözetmelerini anımsatmıştır. İşten çıkarılan işçinin işe iade davası açma hakkı vardır, fakat Komite dava sonucunda işe iadeye hükmedilse dahi işverenin seçimlik hakka sahip olduğunu ifade etmiştir. Tazminat ödemeyi seçen işverenin, bu yolla işyerindeki sendikal örgütlenmeyi rahatlıkla ortadan kaldırabildiğini belirtmiştir. Bu durumda ödenecek tazminatların caydırıcı olmamasının da süreci işveren lehine kolaylaştırdığı vurgulanmaktadır.

Uluslararası Çalışma Örgütü değerlendirmeleri ne yazık ki ülkemizin bir gerçeğidir. İşverenler, yıllardan bu yana ulusal gelirden giderek daha fazla pay alıp zenginleşirken, üretime katılan işçilerin daha eşit bir pay alma mücadelesini sürekli kötülemektedir. İşverenler yasal boşluk ve maddi güçlerinden yararlanarak hukuku, kendi haksız davalarına kalkan yapmaya çalışmaktadırlar. 

Aynı şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin Sendikamız başvurusu üzerine verdiği 19 Kasım 2020 tarihli karardan da yeterince faydalanılamadığı da açıktır. Afyon’da bulunan, Türkiye’nin en büyük patates fabrikasında 2014 yılında başlatılan örgütlenme çalışmalarında yaşananlar,  yetki davalarının sendika ve çalışan aleyhine sonuçlarını ortaya koymak bakımından oldukça önemlidir. Başvurumuz ile yetki tespitine itiraz sürecinin, yargılamanın uzun sürmesinin, makul sürede sonuçlandırılmamasının, sendika hakkının ihlali anlamına geldiği ortaya konmuştur. Başvurumuzu değerlendiren Anayasa Mahkemesi,  4 yıl süren yargılama nedeniyle toplu sözleşme hakkında yoksun kalındığını tespit etmiştir. Ayrıca dava sürecinin sürüncemede bırakılması nedeniyle de Anayasa’nın 51.maddesinde yer alan sendika hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir ve Sendikamız lehine 25 bin TL tazminat ödenmesine de karar verilmiştir. Kararın sonucu kadar, önemli yanlarından birisi de sendika hakkının bireysel bir hak olmanın ötesinde, bir yanıyla da tüzel kişilik olarak Sendika’yı etkileyen bir yanı olduğunun kararda vurgulanmasıdır. 

Geldiğimiz noktada; gerek Uluslar arası çalışma örgütü değerlendirmeleri, gerekse Anayasa mahkemesi kararları, sendikal örgütlenme ve toplu sözleşme haklarına yönelik yasal mevzuatın yeterli olmadığı ve etkin uygulanamadığı konusunda hemfikirdir. 

Uluslararası Çalışma Örgütü, 

  • doğrudan bir yasal değişiklik talep etmekte,
  •  uygulamada iş mahkemelerinin özellikle sendikal tazminat miktarı belirlenirken asgari sınırdan takdir hakkı kullanmaktan vazgeçmelerini,
  • dahası, somut durumun gerektirdiği caydırıcılıkta hareket edilmesini önermektedir. 

Örgütlenme ve toplu sözleşme haklarını kısıtlayan, engelleyen, etkisiz kılan hükümlerin mevzuattan ayıklanıp değiştirilmesi lazımdır. Daha da önemlisi örgütlenme hakkına yönelik olumsuz işveren uygulamalarının mali ve cezai yönden caydırıcı yaptırımlara bağlanması kaçınılmaz hale gelmiştir. 

Bu çerçevede Sendikamız 21 Temmuz 2023 tarihinde, “sendikal varlığımızı tanımayan Nisshin Seifun Makarna Fabrikasına” yaşanan haksız fiiller nedeniyle 550 bin TL tutarında manevi tazminat davası açmıştır. Bildiğiniz gibi, 8 Ağustos 2022 tarihi itibariyle toplam 103 işçinin 55’ini örgütleyerek, Bakanlık tarafından yetkili olduğumuz tespit edilmiş; buna rağmen toplu iş sözleşmesi yapma yetkisini ve işyerindeki varlığımızı ortadan kaldırmak, yetki tespitini iptal etmek amacıyla, sayısız hukuka aykırı iş ve işlem tesis etmeye devam edilmiştir.  Yetki tespitine itirazdan, Bakanlık tarafından yetki tespit yazısında yapılan maddi hataya kadar kötü niyetle açılan dava süreçlerinde, son olarak bilirkişi incelemesi sonucunda tarafımızın haklılığı ortaya konulmuştur. Fakat işveren tarafından açılan dava, on ay gibi kısa bir sürede sonuçlanmış ise de işveren dava ile amacına ulaşmıştır. Sendikamız, işyerinde toplu iş sözleşmesi yapma imkânı bulamamış, sadece bir üyemiz kalmıştır.  Bu haksızlık karşısında Sendikamız yaptığı hukuki değerlendirmeler kapsamında hukuk mücadelesine sonuna kadar devam ettirme kararı almıştır.  Buradan hareketle de bu eylemlerin açıkça Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi kapsamında haksız fiil teşkil etmesi nedeniyle manevi tazminat davası açılmıştır.

Sendikamız tarafından açılan dava, sendikal camiada bir ilk olması açısından örgütlenme ve hukuk mücadelemize güçlü bir ses mahiyetindedir. Bu davanın Sendikamız lehine sonuçlanması halinde, işverenleri caydırma noktasında camiamız açısından önemli bir karar alınmış olacaktır.

               Kıymetli Arkadaşlarım, 

               Konuşmamın sonuna yaklaşırken özellikle bu dönemde, kıymetli bir çalışmayı hayata geçirmenin mutluluğu içerisinde olduğumu belirtmek isterim.  Sendikamız yaşanan iklim krizi karşısında tüm dünyada var olan yeşil enerji hamlesine katkı verme amacıyla, yenilenebilir enerji merkezli projesini hayata geçirmiş bulunmaktadır. 

Eskişehir’in Alpu İlçesi’nde 24 dönüm arazide kurulacak akıllı güneş takip teknolojisi santralinde,  yıllık enerji üretiminin karşılığı olarak 2 bin adet konutun elektrik ihtiyacını karşılayacak enerji üretilecektir. Yeşil kalkınmanın öncüsü konumundaki ful otomatik akıllı santral sisteminde, yıllık üretilecek 3 milyon 230 bin kilovat enerji ile yine yılda 923 adet otomobilin ürettiği karbondioksit salınımına karşılık yeşil enerji üretilmiş olacaktır.  Her şeyden önemlisi, yılda 176 bin ağaç bu vesileyle çevremize, doğamıza kazandırılmış olacaktır.

Üretilen enerjinin bir kısmı ilk etapta Grand Şeker Oteli’mizin yıllık yaklaşık 2 milyon 800 bin kilovat tüketimine ayrılacak, fazla üretim ise satılarak gelir elde edilecektir. Yine aynı bakış açısıyla, biz sendikaların adil geçiş kavramı ve çalışanlar için iklim değişikliğinin önemi merkezli kılavuz niteliği taşıyan Sendikamız “İklimsel Değişimden Adil Geçişe Kullanım Kılavuzu” isimli yayını da basılmıştır.  Sendikamız yayını STK’lar, üniversiteler, siyasiler ve ilgili tüm kesimlerin bilgilendirilmesine katkı sağlayacaktır.

                Tüm bunlarla beraber, Başkanlar Kurulu toplantımız içerisinde gündemimizde yer alan diğer tüm konuları hep birlikte değerlendirecek ve masaya yatıracağız. 

Sözlerime burada son verirken, toplantımızın başta teşkilatımız olmak üzere, ülkemiz çalışma hayatına ve milletimize hayırlar getirmesini diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

                                                              Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı

                                                            İsa GÖK