ŞEKERİN GELECEĞİNDE ÇIKIŞ YOLU 2018
‘’Şeker Sektöründe Stratejik Yapılandırma ile Reforma’’ SEMPOZYUMU
ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI İSA GÖK’ÜN AÇIŞ KONUŞMASIDIR.
26 NİSAN 2018, ANKARA
Saygıdeğer Katılımcılar,
Öncelikle Sendikamız ev sahipliğinde gerçekleşecek olan “Şekerin Geleceğinde Çıkış yolu 2018” Sempozyumuna katılımınız münasebetiyle hepinize teşekkürlerimi sunuyor, herkesi saygıyla ve muhabbetle selamlıyorum.
Bugün burada, ülkemizin milli meselesi, kamuoyunun yükselen sesi “Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi süreci” gündeminde bir arada bulunuyoruz. Sendika olarak, özellikle 2005 yılından bugüne sektör ve ülke adına meşakatli bir mücadele yürüttük. Türk şeker sektöründe stratejik yapılandırma ve reform gereksinimine yönelik bilimsel raporlar, basın açıklamaları, sempozyumlar, yurtdışı inceleme toplantıları ve birçok çalışmamız ile kamuoyu ve siyasilerimizi bilgilendirme/aydınlatma gayretimizi sürdürdük. Bu mücadele süreci içerisinde, özelleştirme kapsam ve programında olan kamu şeker fabrikaları 2006, 2008, 2009 ve 2011 yıllarında kamuoyunda ciddi bir tartışma ve değerlendirme şansı olmaksızın elden çıkarılmak istendi. Fakat gerek hukuki gerekse de son aşamada siyaseten verilen kararlarla fabrikaların satışı durduruldu.
Bugün bu platform aracılığıyla bir kez daha, dünyada şeker uygulamalarının reform yönünü “teknik”, reformun dayanak ve adımlarını “hukuki bakımdan”, kota ve sürdürülebilirlik konularını ise “uygulama şekli” bağlamında sektörün uzmanlarından dinleyeceğiz. Akabinde gerçekleşecek “Şekerde Reform Panelimiz” ile pancar şekerinin sürdürülebilirliğinde bir çözüm omurgası oluşturacak, siyasilerimize MİLLİ VE REKABETÇİ YOL HARİTAMIZI içinde bulunulan bu süreç zarfında bir kez daha yenilemiş olacağız. Bu münasebetle panelimize katkı sunacak, bizleri aydınlatacak alanında uzman tüm konuşmacılarımıza Şeker–İş Sendikası adına teşekkürlerimi sunuyorum.
Saygıdeğer Konuklar, sempozyum programımız içerisinde dünya reform uygulamalarında Avrupa Birliği’nin şeker sektöründe son 12 yılına imza attığı kronolojik gelişmeleri oldukça önemli buluyorum. Çünkü bugün bakıyoruz, Avrupa Birliği dünya pancar şeker üretiminin takriben yüzde 50 sini karşılayan bir pazarı yönetiyor. Bugün dünyanın en büyük pancar şekeri üreticisi konumunda.. O halde net bir biçimde şunu söyleyebiliriz: Avrupa Birliği şeker piyasasının geçirdiği reform süreci sonrası, nasıl bu denli rekabetçi bir piyasaya sahip olduğunu anlamak, ülkemiz şeker sektörünün geleceğini belirlemek açısından son derece önemlidir.
Nitekim bildiğiniz gibi, pancar şekeri üreticisi tüm ülkelerin iç fiyatları dünya fiyatlarına göre genellikle yüksek oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, ihracatta destek olmaksızın rekabet edilememektedir. Son 12 yılda, Avrupa Birliği piyasa düzenlemelerine baktığımızda görüyoruz ki, bu süreçte AB şeker sektörü, verimliliğini önemli ölçüde artırmıştır. Fabrika başına tahsis edilen kota miktarında yüzde 35 oranında iyileşme; fabrika ortalama ölçeğinde yüzde 15 oranında, hektara şeker veriminde ise yüzde 16 oranında artış kaydetmeyi başarmıştır. Pancar ve şeker fiyatlarının aşamalı olarak düşürülmesi sağlanmış, şeker fiyatları ton başına 700 euro lardan 410 euro lara kadar düşmüştür.
AB bir yandan, Dünya borsa fiyatlarını kendine referans alarak şeker sektörünü yapılandırırken, diğer taraftan Dünya’nın en büyük şeker ihracatçısı Brezilya’nın rekabet gücü ile baş etmek üzere tedbirler geliştirmiştir. Reform öncesi, AB şeker üretim maliyetleri ile Brezilya şeker üretim maliyetleri arasındaki fark yüzde 125 düzeyinde AB aleyhinde iken, reform sonrasında bu aleyhte fark yüzde 35’e gerilemiştir. Böylece AB, Dünya’nın en önemli şeker ihracatçısı Brezilya karşısında “yükselen bir rakip” olmaya başlamıştır. Altını çizmek gerekirse AB şeker piyasası, rekabet gücü kazanana dek hazırlığını sürdürmüştür. Nihai olarak üye ülke piyasalarını ve şeker arzını istikrara kavuşturmuştur. Ardından da, 30 Eylül 2017 tarihi itibariyle kota uygulamasını sona erdirmiştir.
Bakın Avrupa Birliği, sektörün tarım ayağında doğrudan ve dolaylı olarak sosyo-ekonomik tüm olumsuz etkilerin azaltılması için milli servetini, milli enstrümanlarıyla korumuş, geliştirmiştir. Sonuç olarak da, ülkelerinde şeker pancarı tarımı ve şeker sanayisi için sürdürülebilir bir yaşam standardı oluşturmuştur.
Diğer taraftan, Avrupa şeker sektörü yönetim şekline bakıldığında tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi şirket yapılarında sektör paydaşlarının yer aldığı görülmektedir. Üreticiler ve çalışanlar yönetim ve denetim kuruluşlarında etkin rol almaktadır. Örneğin Avrupa Birliği’nde yönetimde etkin bir role sahip denetim kurulunun 10 üyesi hissedarlar, 10 üyesi çalışanlar tarafından seçilmektedir. Denetim kurulu bütçe, finans, planlama gibi önemli konularda onay merciidir. Bu yolla, çıkar grupları birbirini kontrol edebilir bir mekanizmanın içerisinde faaliyet gösterir. Şeker fabrikaları ne Alman bir işadamının tekelindedir ne de Hollandalı bir sermayedarındır. Yönetim şekli bakımından dünyada en başarılı sistem, bünyesinde çıkar gruplarının yani, üreticilerin, çalışanların ve devletin içinde bulunduğu mülkiyet yapılarıdır. Çünkü tarladaki üretim yönü ile ağır sanayiye dayanan faaliyet yönünü birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Şeker pancarının tek bir alıcısı vardır, o da şeker fabrikasıdır. Şeker pancarını bulunduğunuz bölgeden bir başka bölgeye transfer edemezsiniz, şeker pancarı yetiştirildiği yerden uzaklaştıkça ekonomik değerini kaybeder. Diğer taraftan, bu ürün münavebeli yani ekim nöbeti gerektirdiğinden fabrika ile üretici arasındaki organik bağ sayesinde pancarın münavebe planı dâhilinde ekilip ekilmediği kontrol edilir. Aksi halde, tarım alanlarında verim düşecek, tarla hastalıkları baş gösterecektir.
Kısacası, bu mekanizma dışında, kişilerin inisiyatifine bırakılan bir yapılanmayla sektörün yaşama şansı yoktur. Bu nedenle Şeker-İş olarak yerli ve yerinde bir üretim modelinin belirlenmesi gerektiğini savunuyoruz.
Değerli Konuklar,
Türkiye olarak bir yeşil kuşak ülkesiyiz. Yani dünyanın en verimli pancarını Avrupa Birliği’ne dahi kıyasla en uygun iklim koşullarında yetiştirme imkânına sahibiz. Fakat avantajlarımızı kullanamadığımızı, dezavantajlarımızı bertaraf edecek hamlelerde bulunamadığımızı söylemek zorundayım. Ülkemizde tarım ayağında; ar-ge yatırımlarının, arazi toplulaştırılmasının yapılması, tarımsal girdilerde dışa bağımlılığın azaltılması, gerekli teşvik ve desteklerin verilmesi; sanayi ayağında ise, yenileme, modernizasyon ve entegrasyon yatırımlarının yapılması, son derece elzemdir. Şeker pancarının ülkemizde belli bir bölgenin değil, Türkiye’nin bitkisi olmasını istiyorsak, bu sektöre Avrupa Birliği’nde olduğu gibi belli bir geçiş süreci tanımak gerektiği muhakkaktır.
Kaldı ki TÜRKŞEKER, 8-10 yıllık bir geçiş ve rehabilitasyon süreciyle rahatlıkla rekabet gücü kazanabilecek bir kurumdur. Bu süreç içerisinde yapılacak idame-tamamlama yatırımları, ölçek büyütme, modernizasyon, çeşitlendirme, enerji ve çevre kapsamında dev bir Türk markası yaratmak ülkemizin bugün alacağı kararlara bağlıdır. Bakın, 10 yılda takriben bu yatırımları yapmak için 670 milyon dolarlık bir yapılandırma fonu gereklidir. Devletimizin 4 yıllık bir süreç içerisinde dahi şeker satış KDV sini kullanarak oluşturacağı fon, 600 milyon doları bulacaktır. Bu sayede, devletimiz, halkın parasını yine halkın varlıklarına yatırarak, yapacağı yatırımlarla sektörü ayağa kaldırılabilecektir. Aksi halde, bugünkü özelleştirme mantığıyla şeker fabrikalarını satın alan inşaat, kömür, tekstil ve diğer sermayedarlar aracılığıyla Türkiye, AB pazarı olmaktan kaçamayacaktır.
Siyasilerimize bir kez daha bu platformdan çağrı da bulunmak istiyoruz. Ülkemiz gıda sektöründe kamu işletmelerinin özelleştirme uygulamalarının bu sektörleri getirdiği nokta, beklenen sonucu vermemiştir. Ülkemizde et, süt, yem ve ithalatçı konuma geldiğimiz birçok alanda istikrar kaybolmuştur.
Yetmemiş, ülkemiz insanın sağlığı giderek bozulmuş, işlenmiş gıdalar üzerindeki denetimsizlik ve kamu yararı düşüncesi ile hareket eden “irade” eksikliği gerek fiziksel gerekse ruhsal sağlığımızı bozmuştur.
Şeker sektörünün bu yöntemle özelleştirilmesi durdurulmazsa, ülkemiz NBŞ ve tatlandırıcı cenneti olacak, ithal kamış şekerini veya AB şekerini tüketmeye mahkum olacak, sağlığımız giderek bozulacaktır.
Şekerin geleceğinde çıkış yolu, tüm dünyada tescil edilmiş milli yönetim modelini referans almaktan geçmektedir.Üreticilerin ve çalışanların yönetime dahil edilmesiyle, sermayenin tabana yayılması mümkün kılınacak, sistemin içinde yer alan tüm paydaşların elini taşın altına konması sağlanacaktır. Sorumluluk, sosyo ekonomik adalet mekanizmasıyla dağıtılmış olacaktır.
Diğer önemli bir husus ise, yerli C şekerinin yani ihraç şekerinin bu ülke topraklarında tüm paydaşlara sorumluluk verilerek mutlaka üretilmesi gerektiğidir. Bilindiği üzere, imalatçı ve ihracatçı taleplerinin neredeyse tamamı öteden beri TÜRKŞEKER tarafından karşılanmaktadır. Kamu fabrikalarının yapılandırılması konusunda yaşanan gecikme, 2015 yılından itibaren başlayan dahilde işleme rejimi kapsamında ülkemizi ithalata mahkum bırakmıştır. Bu kapsamda geçen pazarlama döneminde, 250 bin tonluk ithalat yapılmıştır. Kısacası, çok yazık ki çiftçimize TL olarak vermediğimiz desteği, yabancı ülkelerin çiftçilerine dolar olarak veriyor durumdayız.
Saygıdeğer Katılımcılar, sözlerime burada son verirken belirtmek isterim ki, bugün şeker sektörünün bir tarafında kendi şahsi çıkarını, kazanacağı parayı düşünen bir sermaye grubu, bir nişasta bazlı şeker lobisi, sağlıksız bir gelecek, ithalat bağımlı bir şeker ekonomisi vardır. Diğer tarafta ise milletimiz bekası, doğu bölgelerimizde göç ve terörün pan zehiri bir milli sermaye, toprağımızdan gelen üretim gücü, çiftçinin, işçinin kollektif emeği ve çocuklarımızın parlayan geleceği vardır. İşte bugün yapılacak tercih, bu iki saftan biri olacaktır.
Buradan tüm ülke sevdalılarına sesleniyorum;
‘Başak çıkarsa tohum çatlar,
İrade canlanırsa sahibini ayağa kaldırır,
Kabuk kırılırsa ya öz çıkar, ya da yok oluş.’
Bu duygu ve düşüncelerle herkese şükranlarımı sunuyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.



