ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN SENDİKAMIZ MALİ VE İDARİ SEKRETERLER TOPLANTISI KONUŞMA METNİ
MAYIS 2026
Sendikamızın Değerli Şube Sekreterleri, Kıymetli Arkadaşlarım,
Sizleri şahsım ve Şeker-İş Sendikası Yönetim Kurulu adına saygıyla selamlıyorum. Bu anlamlı buluşmanın, çalışma hayatımıza, teşkilatımıza ve ortak mücadelemize güç katmasını temenni ediyorum. Hepiniz hoş geldiniz.
Konuşmama başlamadan önce, her zaman olduğu gibi yine emeğin sözünü yükselttiği, dayanışmanın somut bir iradeye dönüştüğü 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü güçlü bir duruşla idrak ettiğimizi belirterek, toplantımız vesilesiyle de bu gururu tekrar sizlerle paylaşmak istiyorum. Hepimizin bildiği gibi; 1 Mayıs ruhu, “hatırlatan, uyandıran ve yol gösteren” bir iradedir.
Emeğin yok sayılamayacağını, hakların ötelenemeyeceğini, sendikaların dolayısıyla dayanışmanın öneminin sarsılamayacağını haykıran güçlü bir çağrıdır. Sendikalar açısından bu anlam; temsilin ötesinde bir sorumluluğu, kararlı bir mücadeleyi ve ortak bir geleceği birlikte kurma iradesini ifade eder.
EMEĞİN OLDUĞU YERDE YAŞAM BÜYÜR,
DAYANIŞMANIN OLDUĞU YERDE GÜÇ DERİNLEŞİR,
ÖRGÜTLÜ MÜCADELENİN OLDUĞU YERDE İSE ADALET KÖK SALAR.
Bu bilinçle, geçmişten devraldığımız mücadele mirasını daha ileri taşımakta kararlıyız. Çalışanların hakkını, emeğini ve onurunu koruma sorumluluğunu aynı inanç ve azimle sürdüreceğiz.
Bu anlamlı gün vesilesiyle; emeğiyle hayatı var eden tüm çalışanları, Şeker-İş Ailesini, Türk-İş Camiasını, siz kıymetli kardeşlerimi, üretimin yükünü omuzlayan herkesi saygıyla selamlıyorum. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü bir kez daha gururla ve içtenlikle kutluyorum.
Değerli Arkadaşlarım,
Bazı çağlar vardır; insanlığın ilerlediği söylenir ama vicdanın geride kaldığı zamanlardır. Bugün böyle bir zamanın içindeyiz. Bir yanda teknoloji hızla ilerlerken, diğer yanda insanlığın en temel değeri olan merhamet ağır ağır sessizliğe gömülmüştür. En başta, Filistin’de yaşanan acı artık sadece bir coğrafyanın değil, tüm insanlığın ortak sınavı olarak “son bulmamakta” ısrar etmektedir. Her gün yıkılan evler, yarım kalan çocukluklar, susturulan sesler ve göç eden hayatlar… Bunlar sadece haber başlıkları değil; bir halkın hafızasına kazınan derin yaralardır. Bu yaşananlar artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaşırken; devletlerin giderek sertleşen tepkileri ve halkların yükselen çığlıkları, bu katliama karşı insanlığın vicdanını harekete geçiren ve hiç olmadığı kadar güçlü olan bir sese dönüşmüş vaziyettedir.
Ve artık açıkça görülmektedir ki; zulmünü durdurmayan o büyük görünen adi güç, “tek bir vicdan”da birleşen dünya insanlarının sarsılmaz iradesi karşısında yenilmiştir. Gerçek güç, korku salan ellerde, sözlerde değil; adalet için aynı anda çarpan milyonlarca yüreğin ortak sesindedir. ÇÜNKÜ BİR ÇOCUĞUN GÖZYAŞI, SINIR TANIMAZ. BİR ANNENİN FERYADI, HARİTALARA SIĞMAZ. BİR BABANIN ÇARESİZLİĞİ, HİÇBİR SİYASİ SÖYLEMİN ARKASINA GİZLENEMEZ. İNSANLIK DEDİĞİMİZ ŞEY TAM DA BURADA SINANIR.
Bugün Filistin’de yaşananlar ve devam eden saldırganlık iklimi, uluslararası düzenin en çıplak gerçeğini yüzümüze vurmaktadır. Bu tablo, dünyanın en güçlü ve en iddialı uluslararası güvenlik mekanizmalarının dahi böylesi bir trajedi karşısında ya yetersiz kaldığını ya da irade gösteremediğini acı bir açıklıkla ortaya koymaktadır. Karar alma süreçlerinin kilitlendiği, yaptırım gücünün siyasetin gölgesinde eridiği bir düzende; insan hayatını koruması gereken yapılar, maalesef etkisizliğin temsilcisine dönüşmüştür. Kısacası en temel insanlık değerleri karşısında hükümlerini yitirmişlerdir. Böylece bir kez daha anlaşılmıştır ki; adaletin küresel ölçekte tesis edilmesi, yalnızca kurumların varlığıyla değil, o kurumların güç siyasetine teslim olmamalarından geçmektedir.
Bugün dünyamız tarihin en kırılgan ve en belirsiz dönemlerinden birini yaşamaktadır. Artık sorunlar tekil değildir; savaşlar, enerji krizleri, ekonomik daralmalar ve jeopolitik gerilimler birbirini besleyen tek bir küresel kırılma alanına dönüşmüştür. Ukrayna savaşı Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden şekillendirirken, Orta Doğu’daki gelişmeler küresel dengeleri doğrudan etkileyen bir merkez haline gelmiştir.
Bu tablonun kalbinde ise giderek sertleşen bir güç mücadelesi vardır. Enerji artık yalnızca bir kaynak değil, doğrudan bir güç aracıdır. Petrol ve doğalgaz hatları ekonomik damar olmaktan çıkmış, devletlerin kaderini belirleyen stratejik hatlara dönüşmüştür. HÜRMÜZ’DEN AKDENİZ’E, KARADENİZ’DEN KÖRFEZ’E UZANAN ENERJİ COĞRAFYASI ARTIK GÖRÜNMEZ BİR JEOPOLİTİK CEPHE HALİNE GELMİŞTİR.
İran ve Körfez ülkeleri bu hattın tam merkezinde, İsrail ve ABD’nin bölge politikaları sonucu derin bir sıkışmışlık yaşamaktadır. Körfez için enerji, refahın kaynağı olduğu kadar güvenlik zafiyetinin de merkezidir. Güç merkezli politikaların hukuk ve denge üretmediği her durumda dünya daha kırılgan hale gelmektedir. Burada şu tespiti yapmak gerekir ki, YAŞANAN KAOS, Gazze de olduğu gibi, yalnızca siyasi tercihlerin, güç savaşlarının sonucu değil; ULUSLARARASI SİSTEMİN YİNE ADALET ÜRETME KAPASİTESİNİN ÇÖKTÜĞÜ ANLARIN TOPLAMIDIR.
Yine bu gelişmelerin ekonomik zemindeki en sert yansıması, enerji krizidir. Artık enerji fiyatları yalnızca bir maliyet unsuru değildir; enflasyonu, üretimi, gıda güvenliğini ve toplumsal dengeleri doğrudan belirleyen küresel bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Bir bölgede başlayan kriz, başka bir kıtada sofradaki ekmeği küçültmektedir. Bu nedenle yaşananlar tekil değil; zincirleme ve sistemseldir.
Böylesi bir tabloda Türkiye’nin pozisyonu sıradan bir ülke konumunda değildir. Türkiye artık yalnızca bir geçiş noktası değil; enerji, diplomasi ve üretim hatlarının kesiştiği stratejik bir merkezdir. Doğu ile Batı arasında kurduğu denge, onu krizlerin dışında kalan değil, krizleri yöneten
bir aktör haline getirmektedir. Türkiye’nin gücü sadece coğrafyasından da ibaret değildir. Üretim kapasitesi, sanayi altyapısı, savunma sanayindeki yükselişi ve krizlere verdiği refleks, onu bu belirsizlik çağında daha dirençli hale getirmektedir. Unutulmamalıdır ki bu çağ artık sadece güç üretenlerin değil, denge kurabilenlerin çağıdır. Çünkü güç tek başına istikrar üretmez; dengeyle birleşmediği sürece yalnızca yeni kırılmalar doğurur. Ve belki de en net gerçek şudur: DÜNYA BUGÜN YENİ BİR DÜZEN KURMUYOR; ESKİ DÜZENİN ÇÖKÜŞ SANCILARINI YAŞIYOR. BU SANCIDAN ÇIKACAK OLAN ŞEY İSE ANCAK AKIL, DENGE VE VİCDAN EKSENİNDE YENİDEN TANIMLANAN BİR DÜNYA DÜZENİ OLACAKTIR.
Öte yandan, bugün artık mesele sadece enerji koridorlarını yönetmek değil, bu denli kıymetli olan gıda güvenliğini, su kaynaklarını ve tedarik zincirlerinin dayanıklılığını da güvence altına alabilmektir. Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarını koruyabilmesiyle değil; kendi halkını besleyebilme kapasitesiyle de ölçülmektedir. Türkiye bu noktada elbette büyük bir avantajın da sahibidir. Tarımsal üretim gücü, verimli havzaları, çiftçi tecrübesi ve sanayi ile tarımı birleştirme potansiyeli, onu bölgesel bir gıda güvenliği merkezine dönüştürme imkânı sunmaktadır. Ancak bu potansiyel üretmek kadar mevcut sorunların üstüne giderek; doğru planlama, verimlilik, teknoloji kullanımı ve sürdürülebilir politikalarla anlam kazanacaktır.
Aynı şekilde Türkiye’nin sanayi altyapısı, yalnızca iç piyasayı değil, bölgesel tedarik zincirlerini de besleyen bir yapıya evrilmektedir. Enerjide dışa bağımlılığın azaltılması, tarımda verimliliğin artırılması, su yönetiminde stratejik planlama, sanayimizin güçlendirilmesi, iklime dirençli ve dijital dönüşüm; Türkiye’nin gelecekteki ekonomik ve siyasi bağımsızlığının temel sütunlarını oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye için asıl hedef, sadece büyüyen bir ekonomi olmak değil; KRİZLERE RAĞMEN AYAKTA KALABİLEN, KENDİ KENDİNE YETEBİLEN VE GEREKTİĞİNDE ÇEVRESİNE DE İSTİKRAR ÜRETEBİLEN BİR ÜLKE OLMAKTIR. BUGÜN DÜNYA KIRILGANLAŞIRKEN, GÜÇLÜ OLAN ÜLKELER DEĞİL; DAYANIKLI SİSTEMLER KAZANACAKTIR. VE DAYANIKLILIK SAVUNMA SANAYİ BERABERİNDE KUŞKU YOK Kİ TARIMLA, ENERJİYLE, SANAYİYLE VE EN ÖNEMLİSİ GIDA GÜVENLİĞİYLE İNŞA EDİLECEKTİR.
Değerli Arkadaşlar, bildiğiniz gibi son olarak Hürmüz Boğazı merkezli arz şokları aynı zamanda yenilenebilir enerji teknolojilerine geçişi hızlandırırken, bu teknolojilerin temel girdisi olan nadir toprak elementlerini “yeni petrol” konumuna taşımıştır. Elektrikli araçlardan rüzgâr türbinlerine, savunma sanayinden yüksek teknoloji üretimine kadar geniş bir alanda kritik rol oynayan bu elementler, artık yalnızca bir maden değildir. Doğrudan ekonomik bağımsızlık ve ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir. Özellikle tedarik zincirinin büyük ölçüde Çin’in kontrolünde yoğunlaşması, küresel sistemde yeni bir bağımlılık alanı yaratmaktadır. Bu tablo, aslında şunu açıkça ortaya koymaktadır: Dünya, bir yandan fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmaya çalışırken, diğer yandan yeni bir stratejik bağımlılık döngüsünün içine girmektedir. YANİ MESELE SADECE ENERJİ DEĞİŞİMİ DEĞİL, BAĞIMLILIKLARIN BİÇİM DEĞİŞTİRMESİDİR. Türkiye açısından bakıldığında ise bu gelişme kritik bir fırsat ve aynı zamanda stratejik bir uyarıdır. Nadir toprak elementleri doğru teknoloji ve entegre üretim altyapısı ile değerlendirildiğinde Türkiye’yi yalnızca hammadde tedarikçisi değil, bölgesel ve küresel tedarik zincirlerinde yön belirleyen bir aktör haline getirebilecek potansiyel doğru değerlendirilmelidir.
Bugün içinde bulunduğumuz küresel tablo, yalnızca sınırlarımızın ötesinde yaşanan bu gelişmelerle değil; bu gelişmelerin ekonomimize ve doğrudan çalışma hayatımıza yansıyan etkileriyle de şekillenmektedir. Küresel ölçekte artan baskı, yalnızca makro göstergelerde değil, doğrudan vatandaşın gündelik yaşamında hissedilmektedir. Nitekim Türkiye’de yıllık tüketici enflasyonu 2026 yılı başı itibarıyla %30 seviyelerinde seyretmektedir. Bu oran, teknik olarak bir düşüş eğilimine işaret etse de, toplumun hissettiği gerçeklik farklıdır. Çünkü fiyat değişimleri olsa da hayat ucuzlamış değildir. Özellikle gıda ve barınma kalemlerinde süregelen yüksek maliyetler, sabit ve dar gelirli kesimlerin alım gücünü ciddi biçimde aşındırmaya devam etmektedir. Yine bugün Türkiye’de işsizlik oranı %8 civarında görünmektedir. Ancak bu veri tek başına yeterli değildir. Genç işsizlik oranının %14’ün üzerinde seyretmesi ve yaklaşık 6,5 milyon gencin ne eğitimde ne de istihdamda yer almaması, sorunun yapısal boyutunu açıkça ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan Türkiye ekonomisi son yıllarda büyümeye devam etmiştir. OECD verilerine göre önümüzdeki dönemde de %3-4 bandında bir büyüme öngörülmektedir. Ancak bu büyümenin niteliği tartışmalıdır. Çünkü üretim yapısı hâlâ büyük ölçüde düşük ve orta teknolojiye dayalıdır. Yüksek katma değerli üretimin sınırlı olması, hem ihracat gelirlerini hem de çalışanların ücret seviyelerini baskılamaktadır.
İşte tam bu noktada, içinde bulunduğumuz yüzyılın en kritik yeni dönüşüm alanı karşımıza çıkmaktadır: İKİZ DÖNÜŞÜM, YANİ DİJİTALLEŞME VE YEŞİL DÖNÜŞÜM.
Yapay zekâ, otomasyon ve veri temelli üretim sistemleri; yalnızca iş yapma biçimlerini değil, işin kendisini dönüştürmektedir. Uluslararası raporlar, önümüzdeki 5-10 yıl içinde mevcut mesleklerin önemli bir kısmının dönüşeceğini, bazı mesleklerin ortadan kalkarken yeni iş alanlarının ortaya çıkacağını belirtmektedir. Ancak burada temel konu şudur: BU DÖNÜŞÜM, İNSANI MERKEZE ALARAK MI GERÇEKLEŞECEKTİR, YOKSA İNSANI DIŞLAYARAK MI? Özellikle bu konuyu geçtiğimiz ay gerçekleşen şeker sanayinin 100. yılı sempozyumunda da vurguladım. Eğer bu süreç doğru yönetilmezse;
- Düşük vasıflı iş gücü sistem dışına itilecek,
- Gelir eşitsizliği daha da derinleşecek,
Çalışma hayatında güvencesizlik kalıcı hale gelecektir.
Benzer şekilde iklim krizi de artık üretimin, özellikle tarım ve gıda sanayisinin doğrudan belirleyeni haline gelmiştir. Bilimsel çalışmalar, artan sıcaklıkların bazı sektörlerde verimliliği %20-30’a varan oranlarda düşürebileceğini göstermektedir. Bu durum, sadece çevresel değil; aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir kırılma anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz mesele şudur: EKONOMİK BÜYÜME İLE TOPLUMSAL REFAH ARASINDAKİ BAĞI YENİDEN KURMAK. Bu da ancak;
- Gelir dağılımını iyileştiren,
- Ücretleri enflasyon karşısında koruyan,
- Sendikal hakları güçlendiren,
- Eğitimi üretimle uyumlu hale getiren,
Dijital ve yeşil dönüşümü emekle birlikte yöneten bir modelle mümkündür.
Türkiye’nin önünde artık net bir tercih vardır: Ya kısa vadeli politikalarla günü kurtaran bir ekonomi ya da yapısal reformlarla geleceği inşa eden bir üretim düzeni.
Bizler biliyoruz ki; teknoloji tek başına bir çözüm değildir.
Adaletle buluşmayan büyüme, refah üretmez.
Emeği merkeze almayan dönüşüm ise sürdürülebilir değildir.Tam da bu noktada sendikaların rolü, yalnızca bir temsil mekanizması olmanın çok ötesine geçmektedir. Günümüz çalışma hayatında sendikalar; ücret pazarlığının ötesinde, dönüşümün yönünü belirleyen, emeğin geleceğini şekillendiren kurumsal aktörler haline gelmiştir. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün çalışmaları, SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN YALNIZCA ÇALIŞANLAR İÇİN DEĞİL, AYNI ZAMANDA SAĞLIKLI BİR EKONOMİ İÇİN DE VAZGEÇİLMEZ OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.
Türkiye’de sendikalaşma oranı son yıllarda artış gösterse de, hâlâ %15 seviyelerine yaklaşık seyretmektedir. Bu oran, gelişmiş ekonomilerle karşılaştırıldığında oldukça sınırlıdır. Oysa dijitalleşmenin hızlandığı, esnek ve parçalı çalışma modellerinin yaygınlaştığı bir dönemde; çalışanların bireysel olarak haklarını koruyabilmesi her geçen gün daha da zorlaşmaktadır. Bugün platform ekonomisi ve uzaktan çalışma modelleri, klasik iş ilişkilerini dönüştürürken; sendikaların da bu yeni yapıya uyum sağlayacak şekilde yeniden konumlanmasını zorunlu kılmaktadır. Artık sendikalar yalnızca fabrika zemininde değil; veri akışının olduğu her yerde, dijital platformlarda, yeni nesil iş modellerinin içinde de var olmak durumundadır.
İKİZ DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE SENDİKALARIN ÜSTLENMESİ GEREKEN ÜÇ TEMEL GÖREV ÖNE ÇIKMAKTADIR:
Birincisi; adil geçişin teminatı olmak.
Yeşil dönüşüm ve otomasyon süreçlerinde iş kayıplarının önüne geçmek, kaçınılmaz değişimlerde ise çalışanların yeniden istihdama kazandırılmasını sağlamak sendikaların en kritik sorumluluklarından biridir.
İkincisi; beceri dönüşümünü yönlendirmek.
Yeni mesleklerin ortaya çıktığı bir dünyada, çalışanların bu değişime uyum sağlayabilmesi için sürekli eğitim modellerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Sendikalar bu noktada yalnızca talep eden değil, çözüm üreten yapılar olmalıdır.
Üçüncüsü; sosyal diyaloğu güçlendirmek.
Ekonomik istikrarın kalıcı hale gelmesi, ancak işçi, işveren ve devlet arasında kurulan güçlü bir diyalog mekanizmasıyla mümkündür. Sendikalar bu üçlü yapının en kritik denge unsurudur. Nitekim sendikamız tarafından kısa süre önce gerçekleştirilen çalışma da açıkça göstermektedir ki; çalışma
hayatında beklentiler köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Artık emekçiler yalnızca ücret artışı talep eden bir konumda değildir. Bunun ötesinde; karar süreçlerinin şeffaflığını, iklim dirençli ve insan onuruna yakışır çalışma koşullarını, dijital mahremiyetin korunmasını ve teknolojik dönüşümlerde aktif katılım hakkını talep etmektedir. Bu yeni dönemde gıda ve şeker çalışanları da, yapay zekâ ve iklim krizinin şekillendirdiği üretim düzeninde edilgen bir unsur olmayı kabul etmemektedir. Bu anlayışla hayata geçirilen “İkiz Dönüşüm Anket Çalışması”, yalnızca bir tespit aracı değil; aynı zamanda geleceğe dair yol haritasının da temelini oluşturmaktadır. Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, emeği merkeze alan bir büyüme modelidir. Bu modelin inşasında sendikalar, yalnızca bir paydaş değil; aynı zamanda kurucu bir aktör olarak görülmelidir.
Değerli Arkadaşlarım,
Bugün geldiğimiz noktada, çevre politikalarının yalnızca doğayı korumaya yönelik bir hassasiyet değil; doğrudan ekonomik yapıyı, üretim ilişkilerini ve çalışma hayatını yeniden şekillendiren stratejik bir alan haline geldiğini açıkça görüyoruz. Türkiye’nin 2017 yılında başlattığı Sıfır Atık yaklaşımının da, kısa süre içerisinde 365 milyar TL’lik bir ekonomik büyüklüğe ulaşması, bu dönüşümün somut ve çarpıcı bir göstergesidir. Yaklaşık 90 milyon ton atığın ekonomiye yeniden kazandırılması, yalnızca çevresel bir başarı değil; aynı zamanda sanayi için yeni ve yerli bir hammadde kaynağı anlamına gelmektedir. Elde edilen 270 milyar kilovatsaat enerji tasarrufu, Türkiye’nin enerji ithalatı üzerindeki baskıyı azaltırken; 2 trilyon litre su tasarrufu, üretimin en kritik girdilerinden biri olan suyun sürdürülebilirliğini güvence altına almaktadır. Bu veriler, döngüsel ekonominin yalnızca çevreyi değil, makroekonomik dengeleri de doğrudan etkilediğini ortaya koymaktadır.
Ancak bu dönüşümün en kritik boyutu, hiç kuşkusuz çalışma hayatı üzerindeki etkisidir. Nitekim yapılan projeksiyonlara göre, yalnızca geri dönüşüm, tamir ve yeniden kullanım sektörlerinde 2030 yılına kadar 100 bin yeni “yeşil yakalı” istihdam oluşturulması beklenmektedir. Organize Sanayi Bölgelerinde yaygınlaşmaya başlayan endüstriyel simbiyoz modeli, bu dönüşümün en somut örneklerinden biridir. Bir işletmenin atığının başka bir işletme için hammaddeye dönüşmesi; üretim maliyetlerini düşürürken, kaynak kullanımını maksimum verimlilik seviyesine taşımaktadır. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken kritik bir gerçek vardır: Bu dönüşüm kendiliğinden adil olmayacaktır. Eğer doğru yönetilmezse; mevcut çalışanlar yeni üretim modellerine uyum sağlayamayabilir, bölgesel ve sektörel eşitsizlikler de derinleşebilir. Öte yandan, Türkiye’de her yıl 26 milyon ton gıdanın israf edilmesi, yalnızca bir tüketim sorunu değil; doğrudan emek, enerji ve üretim maliyetinin kaybı anlamına gelmektedir. Bu israfın yalnızca %20 oranında azaltılması dahi, hem ekonomik hem de sosyal anlamda çarpan etkisi yaratacaktır. Dolayısıyla Sıfır Atık yaklaşımını, üretim, istihdam ve sosyal adalet politikalarının merkezine yerleştirmek son derece önemlidir.
Değerli Arkadaşlar, ekonomik değerin ötesinde anlam taşıyan üretim alanlarının milletlerin geleceğini ve direncini nasıl şekillendirdiklerini biliyoruz. İşte Türkiye şeker sektörü de, Cumhuriyet’in üretim vizyonunu somutlaştıran; kırsal kalkınmadan istihdama, gıda güvenliğinden ekonomik bağımsızlığa kadar uzanan etkisiyle, geçmişin mirasını geleceğin gücüne dönüştüren stratejik bir omurgadır.
Malumunuz geçtiğimiz günlerde Sendikamız iştiraki Grand Şeker Hotel olarak sektörümüzün tüm paydaşlarına kapılarımızı açtık; şeker sempozyumu ve çalıştayı başarıyla gerçekleştirildi. Bu önemli buluşma, yalnızca mevcut durumun değerlendirilmesi değil; aynı zamanda sektörümüzün ikinci yüzyılına yön verecek ortak aklın oluşturulmasına teşvik bakımından son derece kıymetli bir adım oldu.
Bizler inanıyoruz ki; daha güçlü bir üretim altyapısı, ileri teknolojiyle donatılmış tesisler ve nitelikli insan kaynağıyla desteklenen bir sektör, Türkiye’nin geleceğinde çok daha belirleyici bir rol üstlenecektir. Doğal ürünlere olan küresel talebin arttığı bu dönemde, yerli üretimi koruyan, üreticiyi güçlendiren ve emeği güvence altına alan bir vizyon yalnızca sektörümüzü değil, ülkemizin yarınlarını da şekillendirecektir. Bu vesileyle, şeker sektörünün bugünlere gelmesinde emeği olan tüm çalışanları, üreticileri ve katkı sunan herkesi toplantımız vesilesiyle de bir kez daha saygı ve minnetle anıyor; aramızdan ayrılanlara rahmet, hayatta olanlara sağlık ve başarı diliyorum. İnanıyorum ki yeni yüzyıl; üretimde güç, stratejide derinlik ve geleceğe güven duygusuyla şekillenecek, şeker sektörü bu büyük yürüyüşte öncü rolünü kararlılıkla sürdürecektir.
Diğer yandan Türkiye Varlık Fonu’nun hukuki yapısında gerçekleştirilen son değişiklikler, teknik bir mevzuat düzenlemesinin çok ötesinde; ekonomik ve sosyal sonuçları itibarıyla dikkatle takip edilmesi gereken bir düzenleme olarak karşımızda durmaktadır. Yakın zamanda yürürlüğe giren değişiklikler ile Türkiye Varlık Fonu ve bünyesindeki şirketler, kamu hukukunun sıkı çerçevesinden çıkarılarak büyük ölçüde özel hukuk hükümlerine tabi hale getirilmiştir. Bu değişim, karar alma süreçlerinde finansal esneklik ve yatırım kabiliyeti açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Ancak aynı zamanda, denetim sisteminde yapılan değişiklikler ile klasik Sayıştay denetiminin yerine daha farklı bir denetim modeli getirilmiş; bağımsız denetim ve idari kontrol mekanizmaları öngörülmüştür.
Türkiye şeker sektörünün belkemiği olan Türkşeker açısından değerlendirdiğimizde ise ilgili düzenlemeyle, “kamu yararı olsun istihdamın korunması ve üretim sürekliliği olsun”; hiçbir koşulda maliyet ve rekabet baskısının gölgesinde kalmamalıdır. İşçi hakları açısından bakıldığında mevcut yasal güvencelerin korunuyor olması önemli bir kazanım olarak görülmektedir. Ancak değişen yönetim anlayışının sahadaki yansımaları; maliyet odaklı politikalar ve personel yapısında dönüşüm gibi riskleri de beraberinde getirebilir. Bu nedenle mesele yalnızca hukuki metinler değil, uygulamanın kendisi olacaktır. Burada en net ve en güçlü değerlendirmemiz şudur: Üretimi büyüten ama emeği küçülten hiçbir model sürdürülebilir değildir. Verimliliği artıran ama insanı geri plana iten hiçbir yaklaşım kabul edilemez.
Bizler Şeker-İş Sendikası olarak; üretimin devamlılığını, istihdamın korunmasını ve sektörün güçlendirilmesini esas alan her türlü yapısal dönüşümü destekliyoruz. Özellikle teknolojik yenilenme ve çevresel dönüşümün birlikte yürütüldüğü süreçlerin, çalışan haklarını gözeten ve sosyal diyalogla şekillenen bir anlayışla ilerlemesi gerektiğine inanıyoruz. Bu bilinçle hareket etmeye, bu sorumluluğu taşımaya ve bu mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz.
Değerli Arkadaşlar, son olarak sanayide üretim gücünü konuştuğumuz her noktada, çalışma hayatının en hayati başlıklarından biri olan iş sağlığı ve güvenliği meselesine özellikle dikkat
çekmemiz gerekir. Çünkü iş sağlığı ve güvenliği yani İSG, teknik bir zorunluluk olmasının yanında, emeğe duyulan saygının, insan onuruna verilen değerin ve sosyal adalet anlayışının en somut göstergesidir. Bu yönüyle İSG, çalışanlar için bir güvence, sendikalar için ise vazgeçilmez bir mücadele alanıdır. Yakın zamanda yürürlüğe giren yeni düzenleme ise iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerini daha sistemli, daha izlenebilir ve daha etkin bir yapıya kavuşturmuştur. Eğitim süreçleri; planlamadan uygulamaya, takibinden belgelendirilmesine kadar bütüncül bir anlayışla ele alınmakta, işyerlerinin risk yapısına ve çalışanların görevlerine göre şekillendirilmektedir.
Burada asıl hedef yalnızca bilgi aktarmak değildir. Asıl amaç; çalışanlarda kalıcı bir farkındalık oluşturmak, güvenli davranışı bir refleks haline getirmek ve işyerlerinde güçlü bir güvenlik kültürü inşa etmektir. Çünkü biliyoruz ki, kurallar kağıt üzerinde değil, sahada hayat bulduğunda anlam kazanır. Bizler için İSG; iş kazalarını azaltmanın ötesinde, emeği korumanın, insan hayatını öncelemenin ve çalışma barışını güçlendirmenin en kritik aracıdır. Bu anlayışla, iş sağlığı ve güvenliği kültürünü güçlendirmeye ve çalışma hayatını daha güvenli hale getirmeye kararlılıkla devam edeceğiz. Sözlerime burada son verirken, belirleyeceğimiz rotada, birlikte, daha güçlü ilerleyeceğimize olan inancımla, toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyor, verilecek eğitimlerimizin faydalı olacağı temennisiyle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.



