Logo 1 Logo 2 EFFAT IUF
04.08.2026 4 tekil ziyaret

ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİ NİSAN 2024

Sayfayi Paylas

ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİ

NİSAN 2024

Değerli Arkadaşlarım,

Başkanlar Kurulu Toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Sizleri şahsım ve yönetim kurulumuz adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum.

Değerli Arkadaşlarım,

Öncelikle, ülkemizde 31 Mart’ta büyük bir demokratik olgunluk içerisinde gerçekleşen yerel seçimlerin milletimize hayırlar getirmesini diliyorum. Demokrasimizin ne denli canlı ve güçlü olduğunu tüm dünyaya gösteren seçimlerin asıl önemi, milli iradenin ortaya konmasıdır. Dahası yaşanan seçimlerde, ülkemizin dört bir yanında sandığa dair siyasi maksatlı çalıntı, kayıp gibi spekülasyonların yaşanmaması, seçmenin ortaya koyduğu “emanet”e zayiat getirmemiş; bu atmosfer milletimiz nazarında teveccühle karşılanmıştır. Nitekim demokrasi ve milli birliğimiz her şeyin önünde gelmektedir.

Bir kutu kibritin içindeki çöpleri tek tek kolayca kırabilirsiniz. Fakat bu kutunun içindeki “elli kibriti” bir anda kırmak isterseniz, işte bunu başaramazsınız. 85 milyonu aşan ülkemizde de durum tam da budur. Hep birlikte koruduğumuz güçlü birlik ve beraberlik yani amaç birlikteliğiyle aynı hedefe yöneldikçe bizi, kimsenin durduramayacağı açıktır. Farklılıklarımızın getirdiği zenginlikten beslenerek, saygı, bilim, akıl, kültür, kadim bilginin oluşturduğu köprüde yol almaya devam ederek, ortak paydamızı büyüterek, Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında koşar adım ilerlemeliyiz.

Bakın yaklaşık yedi aydır Filistin topraklarında masum Filistinli insanlara yönelik tarihin ender görebileceği bir vahşet yaşanıyor. Tüm dünyanın gözü önünde korkunç bir soykırım uygulanıyor. Zalim Siyonistler ve Batılı destekçileri, masum çocuklar, kadınlar ve hastalar dâhil herkesin hedef alındığı saldırıları devlet ve yerleşimci terörü üzerinden gerçekleştiriyor.

Dünya çapında milyonlarca insan, yaşanan soykırıma ve Gazze’deki vahşete ısrarlı tepkiler veriyor. Batılı hükümetlerin büyük çoğunluğu İsrail’e destek verirken, Batılı halkların ikiye bölündüğü görülüyor. Rusya ve Çin gibi etkili devletlerin ise yaşananlara güçlü cevaplar üretmekten imtina ettiği görülüyor. Milli menfaatlerin zedelenmesine yol açacak bir tavır almak istenmiyor. Afrika ve Latin Amerika gibi kıtalardaki pek çok devlet ise etkili tavırlar takınmakta, fakat güçleri durumu değiştirmeye yetmemektedir.

Unutmayalım ki Gazze’de yaşananlar aslında emperyalist Batı’nın tüm dünya halklarına reva gördüğü muameledir. Amerika kıtasındaki yerlilere, Okyanusya’daki Tazmanyalılara, Afrika’daki Tutsilere, Kuzey Afrika’daki Cezayirli Müslüman Araplara veya Avrupa’daki Boşnaklara karşı yürütülen soykırım suçlarının son bir halkası bugün yaşananlardır. Dolayısıyla değişen bir şey yoktur. Dün, büyük bir pervasızlık ve hayâsızlıkla masum insanların hayatı hedef alınıyordu.

Bugün de yine, aynı pervasızlık ve hayâsızlıkla Gazzelilerin hayatları hedef alınmaktadır. Güney Afrika lideri Mandela’nın dediği gibi, “Filistinliler özgür olmadıkça, Afrikalı halklar da tam olarak özgürlüklerine kavuşamayacaktır”. Bunun şuurunda olarak, Gazze’de yaşananları değerlendirmek gerekmektedir.

Dünyanın “kaos çağına” girdiğinin en fazla farkında olan ülkelerden birisi olarak Türkiye, yeni girişimlerle küresel ve bölgesel ölçekte nüfuzunu artırmaya devam etmelidir. Bu kaotik ortamda riskleri yönetmenin ve fırsatları değerlendirmenin ne kadar kritik olduğunun farkında olunmalıdır. Artan milli kapasite ve dinamik-yetişmiş insan gücü Türkiye’nin avantajları olarak öne çıkan hususlardır. Bütüncül bir dış politika izlenerek;

  • Türkiye’nin çevresinde barış, refah ve istikrar kuşağı oluşturmak,
  • Kıtasal açılımları yeni hamlelerle kurumsallaştırmak,
  • Daha adil bir küresel düzenin kurulmasına öncülük etmek ana stratejiler olmalıdır.

Yakın dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı’na yönelik geliştirilen diplomatik açılımlar, Suriye ve Irak’taki terör örgütleriyle askerî mücadele, Gazze’deki insanlık dramına karşı duruşumuz ve savunma sanayi hamleleri son derece önemlidir. Bu istikamette ülkemiz, 2024 yılında da hem sosyo-ekonomik hem de siyasal kazanımlarını koruyup geliştirme hususunda taviz vermemelidir.

Değerli Arkadaşlar,

Öte yandan dünya, iklim değişikliğinin artan olumsuz etkileri, toplumsal kutuplaşma ve devam eden geçim sıkıntısı gibi faktörlerin etkisindedir. Küresel ölçekte yaşanan sorunlar, teknolojik gelişme ve ekonomik belirsizliklerle birlikte hızla artan bir ivmede şekillenmektedir. Evet, kısa vadede dünya için çoğunlukla olumsuz bir görünüm söz konusudur. Fakat dahası uzun vadede durumun daha da kötüleşmesi beklenmektedir.

Hızla gelişen yapay zeka odaklı dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme önümüzdeki iki yıl içinde en büyük küresel risk olarak değerlendirilmektedir. Diğer küresel riskler olarak siber güvenlik, jeopolitik çatışmalar, fırsat eşitsizliği, enflasyon, mecburi göç ve ekonomik gerileme yer almaktadır.

10 yıllık perspektifte ise aşırı hava olayları öncelikli risk olarak değerlendirilmekte, yapay zekânın yaratabileceği olumsuz sonuçlar öne çıkmaktadır.

Uzmanların üçte ikisi, 2024 yılında yaşanacak aşırı hava olaylarına karşı endişeli olduğunu beyan etmektedirler. İklim değişikliğiyle bağlantılı aşırı hava olayları, dünya sistemlerindeki kritik değişim, ekosistemin çöküşü, doğal kaynak kıtlığı ve kirlilik ise önümüzdeki on yıllık süreçte karşılaşılması beklenen en önemli 10 riskten 5’ini oluşturmaktadır.

Dünya genelinde jeopolitik dinamikler öne çıkmakla birlikte, küresel tedarik zincirlerinin etkilenmesi, ekonomik yapılar üzerinde olumsuz etkiler doğurmaktadır. İsrail-Gazze ve Rusya-Ukrayna arasında yaşanan savaşlar insani krizlerin devam etmesine neden olmaktadır. Bu gibi krizler, gıda ve enerji kaynaklarının akışını engelleyebilecek potansiyel tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Küresel çapta artan ekonomik belirsizlikler ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler, gelecekteki ekonomik yapıyı şekillendirmeye devam etmektedir. Ekonomik fırsat eşitsizliği, özellikle önümüzdeki iki yıl içindeki en büyük

endişelerden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu eşitsizliğin uzun vadede nüfusun önemli bir kesiminin ekonomik fırsatlardan mahrum kalmasına neden olabileceği değerlendirilmektedir.

Özellikle çatışmaya eğilimli veya iklim değişikliğine karşı savunmasız ülkelerin yatırımlardan, teknolojilerden ve istihdam yaratma potansiyelinden giderek daha fazla izole edilebileceği uyarısı yapılmaktadır. Bu durumun güvenli geçim kaynaklarının azalmasına bağlı olarak bireyleri suç veya radikalleşmeye daha meyilli olmaya itebileceği konusunda da uyarılar söz konusudur.

Diğer taraftan azalan güven, toplumsal kutuplaşma ve değişken jeopolitik koşullar küresel risklere karşı iş birliği kurulmasını giderek zorlaştırmaktadır. Söz konusu risklerin çözümü için ulusların, şirketlerin ve sivil toplumun iş birliği içerisinde hareket etmesi gerekmektedir.

Son verilere göre ülkemizde de bireysel gelir dağılımında bozulmanın sürdüğü görülmektedir. En yüksek yüzde 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay 2013'te yaklaşık yüzde 46’dan, 2022'de yaklaşık yüzde 50'ye yükselmiştir. En düşük yüzde 20'nin payı ise aynı dönemde 6,2'den 5,9’a gerilemiştir. Nitekim de çalışanların milli gelirden aldığı pay azalmıştır. 2022 yılında ücretlilerin milli gelirden aldığı pay, 3.17 puanlık bir kayıpla yüzde 23.72’ye gerilemiştir. Bu oran, 2001 ve 2008-2009 ekonomik kriz döneminin bile altındadır. Emeğin milli gelirden aldığı pay 1995 yılından bu yana görülen, yani son 27 yılın en düşük düzeyindedir.

Milli gelirden aldığımız paya bakıldığında, 2019 yılında emeğin aldığı pay yüzde 31.32 düzeyindeydi. Üç yılda emeğin pastadan aldığı pay 7.6 puan azalmıştır ki bu, üç yıllık bir süre için çok hızlı bir kayıptır.

Değerli Arkadaşlar ezcümle, emeğin payı üç yılda 27 yıl geriye gitmiş durumdadır. Ekonominin ana omurgası olan sanayideki kayıp daha yüksek oranlara çıkmaktadır. Ücretlilerin sanayide yarattıkları katma değerden aldıkları pay üç yılda 11.49 puanlık bir çöküşle yüzde 22.53’e düşmüştür. Yani sanayi işçisi, pastadan aldığı üç dilimden birisini kaybetmiştir.

Kıymetli Arkadaşlar,

Bu bozulmayı destekleyen ve besleyen ana konulardan biri de elbette enflasyon meselesidir. 2024 yılının ilk aylarında açıklanan yüksek enflasyon oranlarına göre, “yılsonu hedefi olan yüzde 36 yıllık enflasyona” ulaşmak oldukça zor görünmektedir. Enflasyonunun temel belirleyicisinin “Gıda ve Alkolsüz İçecekler Grubu” olduğu görülmektedir. Enflasyona iki büyük etki,

  1. hizmetler ve
  2. gıdadan gelmektedir.

    Hizmetler kısmına baktığımızda bu sorunun sadece bizim değil, enflasyonla uzun zamandır mücadele eden ülkelerin de temel sorunu olduğu görülmektedir. Ancak “Gıda”da durum böyle değildir. Referans olarak alabileceğimiz Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO rakamlarında tersine bir seyir görülmektedir.

FAO, 245’ten fazla ülke ve bölge için gıda ve tarım verilerine erişim sağlamaktadır. FAO Gıda Fiyat Endeksi son 10 yıla baktığımızda 2014 yılında 115 olan endeks değerinin 2020 yılına kadar 100 değerinin altında seyrettiğini, 2021 yılında 125,8, 2022 yılında 144,7 değerine yükseldikten

sonra 2023 yılında 124,7 endeks değerine ulaştığı görülmektedir. 2023 yılı genelinde yıl içerisinde kademeli olarak 119 değerine gerilediğini ve en son 2024 yılı Ocak ayında ise 118,00 endeks değerinde gerçekleştiği görünmektedir. 118 endeks değeri 2014 yılı endeks değerinin sadece 3 puan üzerindedir.

Özetle dünya gıda fiyatlarında kronik hale gelmiş bir yükseliş söz konusu değildir. FAO Gıda Fiyat Endeksi, 2023’te 2022'deki seviyesinin yaklaşık yüzde 10 altında kapatmıştır.

Türkiye’de Gıda Enflasyonun temeli, aslında arzın talebi karşılayamamasından, verimsiz üretim yapımızın ağırlıklı olmasından kaynaklıdır. Bu nedenle geçtiğimiz yıl ve yıllarda, sıklıkla ithalatın, artan fiyatları dengelemek adına bir çözüm olarak düşünüldüğünü hep yaşıyoruz.

Türkiye’nin dördüncü çeyrek büyüme verileri de aslında arzın yetersiz olduğunu bize gösteriyor. Türkiye 2023 yılında yüzde 4,5 büyürken tarım sektörü 2023 yılında bir önceki yıla göre yüzde 0,2 küçülmüştür. Tarım sektörü, gıda güvenliğinin temelidir. Ortalama büyümenin yüzde 4,5 olduğu ülkemizde tarım sektörü bırakın büyümeye katkı sağlamayı, tam tersine büyümeden çalmıştır. Ülkemizde tarım sektörünün neden daraldığı sorusu karşısında yıllardır neden kalıcı çözümler üretilemediği anlaşılabilir gibi değildir. Herhangi bir konuda sorun yokmuş gibi davranmak maalesef ki sorunları çözmemektedir. Üreticinin serzenişine kulak tıkamak ya da eyleme geçmemek zamanla sektör içerisindekileri sektörün dışına itmektedir. Üretimi daha teknolojik, ölçek ekonomisinde yapacak sermaye sahiplerinin ya bu sektörden çıkmalarına ya da hiç girmemelerine neden olmaktadır. Bu da tekelleşmeyi, verimsizliği beraberinde getirmektedir.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2024-2028 yılı Stratejik Planı önümüzde bir rehber niteliğinde durmaktadır. Stratejik planda Politik, Ekonomik, Sosyal, Teknolojik, Çevresel ve Yasal çevre analizini toplu halde sunan analizinde;

  • Hammadde ve girdi fiyatlarının hızlı artması,
  • girdi fiyatlarının döviz kuru kaynaklı artışı,
  • sektörün ekonomik cazibesinin eksikliği,
  • atıl kalan tarım alanları,
  • tarım sektöründe teknoloji transferinin yeterli düzeyde olmaması,
  • bilgi ve iletişim teknolojilerinin maliyeti nedeniyle kullanımlarının az olması,
  • tarım ve gıda lojistiğindeki planlama eksikliği, onlarca tehdit unsurundan bir kaçı olarak göze çarpmaktadır.

Talep güçlü ve arz kısıtlı ise orada fiyatların artması kaçınılmazdır. Ülkemiz tarımda arz ve maliyet sorununu çözemediği takdirde, yani “gıda enflasyonunda kalıcı bir iyileşme sağlanamadıkça” enflasyonda düşüş beklemek zor gözükmektedir.

Değerli Arkadaşlar,

Biz çalışanların tırmanan fiyatlar karşısında aldığımız zam oranlarının hızla erimesiyle azalan alım gücümüz, vergiden kaynaklı artan sıkıntımız ve bağlı motivasyon kaybımız Sendikal gündemimizde önemini korumaktadır. Bu görünümde, “insana yakışır çalışma şartları ve ücretleri” için mücadelesini sürdürecek olan yine biz Sendikalardır.

Fakat politika yönetimiyle bağlantılı olarak ekonomik ve sosyal sorunların temeline giden tek bir yaklaşım değil, bütüncül bir bakış açısıyla hareket edilmesi zorunluluğu aşikârdır. Örneğin istihdam piyasaları açısından öncelikli olarak;

- Üretkenliği ve potansiyel büyümeyi artıran yatırım politikaları uygulanmalı,

- Politikacılar; gençler, kadınlar ve yaşlı çalışanların işgücü piyasasına katılımını sağlamalı,

- Düşük ücret ve zor çalışma koşullarının olduğu sektör ve mesleklerde iyileştirmeler sağlanmalı,

- İşgücü piyasasının uyumunun önündeki yapısal engeller kaldırılmalıdır. Yapısal sorunları çözmeye dönük emekten yana politikaların gerekliliği her dönemden çok daha fazla aciliyet kazanmaktadır. Burada çalışanların örgütsüz, güçsüz ve dağınık olması büyük bir dezavantajdır.

6356 sayılı yasa gereğince, işçi sendikalarına ilişkin istatistik verileri, kayıtlı çalışan işçilerin sayısında son iki “6 aylık dönem” de azalma olduğuna işaret etmektedir. Ocak 2024 istatistiğine göre, bütün işkollarında çalışanların sayısı Temmuz 2023 dönemine göre yüzde 7,53 oranında azalarak 16 milyon 395 bin 275 olmuştur. 20 işkolundan 8’inde çalışan işçilerin sayısında azalma görülmektedir. Bir önceki döneme oranla en fazla çalışan işçi artışı ise Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar, Taşımacılık ve 32 bin 562 çalışanla Gıda Sanayi işkollarında görülmektedir.

Örgütlenme düzeyine bakıldığında ise sendikalı işçi sayısında Temmuz 2023 dönemine göre küçük de olsa yüzde 3 oranında artış meydana gelmiş ve 2.5 milyona yaklaşmıştır. Buna rağmen istatistiğin açıkladığı toplam kayıtlı çalışan işçiler içinde sendikalı işçi oranı yüzde 15.22 ile oldukça azdır.

İşkollarındaki istihdam kayıpları, sendikalı işçi sayısını da olumsuz etkilemiştir. Bunun sonucunda 20 işkolundan altısında sendikalı işçi sayısında azalma ortaya çıkmıştır. 235 sendikadan yalnızca 61’i işkolu barajını aşabilmektedir. Oransal olarak bakıldığında barajı aşabilenlerin toplam içindeki oranı yüzde 25,96’dır.

Ülkemizde işçi sınıfının kayıtlı kesimi açısından değerlendirildiğinde büyük çoğunluk sendikal örgütlenmenin dışında kalmaktadır. Buna kayıt dışı çalışanlar ve göçmenler dâhil edildiğinde örgütsüzlüğün boyutu daha da büyümektedir. Mahkemelerin uzun sürmesi ve işverenlerin kasıtlı hukuk ihlalleri, hukuksuzluğu tespit edilenlerin cezalarının ertelenmesi veya paraya çevrilmesi gibi belli başlı kimi unsurlar işçi sınıfının örgütlenmesinin başlıca engelleyici faktörleridir. İş Kanunu değişikliği elzemdir fakat sendikaların karşılaştıkları sorunların somut çözümlerine isabet eden bir düzenleme mekanizması gereklidir. Bunun için de düzenlemeler; hükümet, işçi ve işveren tepe örgütlerinin bir araya geldiği sosyal diyalog zemini olan İş Kanunu’nun 114. Maddesiyle münhasıran üçlü danışma kurulunda müzakere edilmeli, sosyal taraflar arasında çözüme bağlanmalıdır.

Değerli Arkadaşlar, elbette biz işçiler için örgütlenmekten başka çıkar yol yoktur.

  • Asgari ücretin ortalama ücret haline aldığı,
  • çalışan yoksulluğunun yaygınlaştığı,
  • giderek artan sayıda işçinin iş cinayetlerine kurban edildiği,
  • kayıtsız çalışan ile kayıtlı arasında yaratılan rekabetin yoğunlaştığı,
  • daha fazla esneklik diyerek sermayenin çalışma koşulları üzerinde hâkimiyetinin artırılmak istendiği koşullarda, örgütlü mücadeleye daha fazla gereksinim vardır.

    Bu çerçevede Şeker-İş olarak başkanlar kurulu toplantımızın ilerleyen bölümünde, örgütlenme faaliyetlerimizi hep birlikte kapsamlı bir şekilde ele alacağız.

Kıymetli Arkadaşlar, bildiğiniz üzere şeker sanayimizde 2023-24 kampanya dönemimizi geride bıraktık. “Şeker fabrikaları ürettikçe, kazanan Türkiye olacaktır” vizyonunu güçlendiren herkese, sizlere, emeğini var eden tüm paydaşlara teşkilatımız adına can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Diğer dönemlerde olduğu gibi bu üretim döneminde de Sendikamız, işyerlerimizde üretim işleyişinin yakın takipçisi olmuştur.

Türkşeker bünyesinde 9 milyon 60 bin ton işlenen pancar karşılığı 1 milyon 161 bin ton şeker üretilmiştir. Türkşeker bakımından son 25 yılın rekor üretiminin gerçekleşmesi elbette önemlidir ve çok kıymetlidir. Fakat randıman geçen döneme göre 0.65 puanlık kayıpla neredeyse 60 bin tonluk bir üretimin kaybedilmesine neden olmuştur. Ayrıca bu kaybın değeri de 1.33 milyar TL gibi bir meblağa karşılık gelmektedir. Bu randıman değeri son 7 kampanyanın en düşük 2. değeri olmuştur. Kapasite kullanım performansı da bir önceki döneme göre, yine yüzde 5,6 oranında düşmüştür. 2023/24 kampanyası Aralık ayı ortasından itibaren, pancar bozulmasına bağlı “düşük tonaj çalışma ve kısmi duruş” beyanlarının çok sıklaştığı ve hemen hemen her fabrikada yaşandığı tespit edilmiştir. Sanayideki arıza ve tam duruşta bir önceki kampanyaya göre %82,3 oranında artmıştır. Kısacası, yapısal sıkıntılarımızın mahal vermediği bir sanayi yapısına ulaşılmadıkça, asıl potansiyel üretim seviyesi yakalanamayacak, mali boyutta da kayıplar maalesef ki devam edecektir.

Buradaki önemli konu şudur: Fabrika meydanından başlayan ve şekerin torbaya alınması da dâhil tüm süreçlerde işgücünün nitel ve nicel yeterliliği başta gelmektedir. Hassas işletme şartlarının sağlanması, arızaya meydan vermeyecek şekilde bakım işlemlerinin yürütülmesi, arızaların gecikmeksizin giderilmesi, dolayısıyla daha fazla şekerin torbaya girmesi ve daha az yakıt tüketimi, taşeron değil kendi teknik çalışanımızın gerekliliğini ortaya koymaktadır. 2023 yılı kampanya döneminde sanayinin bir günlük duruşa isabet eden maliyetinin 13 milyon TL’yi aşmasıyla 19 gün tam duruşun 247 milyon TL tutarında kayıp yarattığı göz ardı edilmemelidir.

Bunun karşısında nitelikli istihdam ve ileri teknoloji yatırımlarının devreye alınmasıyla, daha ileri hedeflerin gerçekleştirilebileceği açıktır. Şekere dönüştürülebilen kayıpların, pozitif maddi varlığa dönüşmesi için “rasyonel bir maliyet-fiyat” ilişkisinin kurulması önem arz etmektedir. Potansiyel fayda kalemlerinin gelir ve tasarrufa dönüşümü, harcamaların azaltılması veya gelirlerin artırılmasına katkı sağlaması bakımından önemlidir. Örneğin fabrikaların enerji verimliliğinde her yüzde 5 oranında artış, şeker maliyetlerini yaklaşık yüzde 1 oranında düşürmektedir. Bedeli ödenen-işlenen pancar farkının azaltılması, yakıt tasarrufu ve melasta kalan şekerin azaltılması, bu değerdeki paylarının büyüklüğü nedeniyle öncelikli olarak ele alınmalıdır.

Bu düşüncelerle sözlerime burada son verirken; sendikamız çalışmaları ve önümüzdeki dönem hedeflerimizi masaya yatıracağımız Başkanlar Kurulu toplantımızın, başta teşkilatımız olmak üzere, ülkemiz çalışma hayatına hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı

İsa GÖK