ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİ
KASIM 2021
Değerli Arkadaşlarım,
Sizleri şahsım ve Şeker-İş Sendikası yönetim kurulu adına saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Başkanlar Kurulu Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum. Hepiniz hoş geldiniz..
Kıymetli Arkadaşlarım,
Her ülkenin kendi imtihanını verdiği bir süreç yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde aynı olguları konuşuyor, aynı iktisadi ve toplumsal etkileri yaşıyoruz. İklim, döngüsel ekonomi, sürdürülebilirlik ve inovasyon… Bu kavramlar ve niceleri, COVID-19 sonrası dönem için ekonomik, sosyal ve çevresel anlamda dayanıklı bir sistemin kurulmasında kullanılıyor. Özellikle iklim krizi, çok kritik ve acil aksiyon alınması gereken bir gerçek olarak karşımızda duruyor.
Diğer bir açıdansa insanoğlu olarak, bu süreçte tükettiğimiz “her şey”in bir değeri olduğunu anlamış bulunuyoruz. İnsanların ve gezegenimizin aleyhine çalışan bir küreselleşme ve kapitalizmin kimseye fayda sağlamadığını biliyoruz. Bugün paydaşlar artık sadece çalışanlar, üreticiler ve tüketiciler değil, aynı zamanda yaşadığımız toplum ve dünyadan oluşuyor.
Değerli Arkadaşlarım sözün özü şu ki, COVID-19 dönemi, insan odağının derinleşmesini sağlamış bir süreç olarak karşımızdadır. Bu süreç aynı zamanda bizleri, yüzyıl boyunca tartışılan iktisadi ve politik sistem farklılıkları üzerine tekrar düşünmeye de itmiştir. Liberal kapitalizme karşı sosyal devlet, küreselleşmeye karşılık ulus devletlerin yükselişi ile pandemi, tıpkı “bir dünya savaşı” misyonu görmüştür.
Yarattığı travma ve öğrettiği dersler ile insanlığın kaderinde kalıcı değişiklikler yaratan bir dönüm noktası olmuştur.
Pandemi gelmekte olan bir dünya krizini geciktirmiş, “küreselleşme” olgusu karşısında dünyayı bir anda bambaşka bir faza geçirmiştir. Bölgesel nitelikli büyük savaşların önünde bir bariyer oluşturduğu değerlendirilmektedir. Keza 21. yüzyıla girildiğinde, dünyadaki toplam savunma harcamaları 750 milyar dolarken, 2020 yılında 2 trilyon dolara yaklaştığını biliyoruz. Üstelik savaş teknolojilerinde de ciddi bir sıçrama yaşanmıştır. Suriye ve Libya krizindeki kilitlenmelerde olduğu gibi bölgesel krizlerin büyüme potansiyeli de büyük bir tehdit konusudur. Siyasi merkezi konsolide eden otoriter liderlerin varlığı, göç hareketlerinin artışı ve buna karşı tepkiselliğin güçlenmesi son derece önemlidir. Bugün zorunlu göç eden mağdurların sayısı, 2. Dünya Savaşı rakamlarından fazladır. Tüm bunların yanında;
- kapitalist sistemin darboğaza girmesi,
- pazar genişlemesinin durması,
- ekonominin Endüstri 4.0’ın getirdiği yeni üretim ilişkilerine adapte olması, meseleleri de düşünüldüğünde, ciddi bir kilitlenmenin varlığı gözler önündedir.
İşte gelen pandemiyle beraber, yapısal dönüşüm farklı bir kanaldan şekillenmeye başlamıştır. Pandemi sonrası ise normalleşme ve toparlanma sürecinin tahmin edilenden çok daha karmaşık, meşakkatli ve uzun olması beklenmektedir. Ülkemiz ise yaşadığımız bu küresel krize yönelik güçlü bir cevap üretmek zorundadır. Gerçekler karşısında mevcut sorunları görmezden gelerek bir çözüme ulaşmak mümkün değildir. Ülkemizde yaşadığımız diplomatik krizler sıklıkla benzerlik göstermektedir.
Devlet güvenliğine ve jeopolitik açılımlara odaklaşarak, Libya ve Doğu Akdeniz sorunlarından, Suriye, Irak ve İran ilişkilerine, Kıbrıs ve Azerbaycan’a uzanan geniş bir alanda “sert-askeri güç” ve “güvenlik dünyası” tercihi yapılmaktadır. Fakat ülke insanımız gelinen aşamada, sağlıktan iklim değişikliğine, enflasyondan işsizliğe uzanan endişelerine ve korkularına yanıt verilmesini istemektedir. Türkiye tarihsel sürecine bakınız; ülkemiz ne zaman kendi içinde reform, demokrasi, birlikte yaşama üçgeninde başarılı olmuşsa, o dönemde küresel sorumluluklarını yerine getirmede de başarılı olmuştur. Aynı zamanda dünyadaki algısı da olumluya dönüşmüştür.
Bugün ülke ekonomisinde yaşanan sorunların, giderek azalan satın alma gücümüzün, gıda darboğazlarının, tarımsal sıkıntıların, dövizdeki yükselişin giderilmesinin merkezinde iki önemli tespit vardır. Birincisi, yanlış ekonomi politikasının yarattığı kısır döngüden çıkabilmektir. İkincisi ise, doğru ekonomi politikasının yaratacağı çözümler döngüsüne geçiş yapabilmektir. Bu olgu ile birlikte, geçmiş kriz dönemlerinden farklı olarak, bugün yaşanan büyük kriz tüm dünyayı çevrelemiş durumdadır. Bunun için de; çeşitli kesimlerden yetkin çevrelerin uzunca bir dönemdir yüksek sesle haykırdığı yaklaşımı benimsemek gereklidir. Doğru bir ekonomi politikası uygulayabilmek için riskler listesi yapmak, tek tek o riskleri çözmeye çalışmaktan başlanılmalıdır.
Ülkemizde özellikle son yıllarda artan risk portföyüne bir yenisinin eklenmesi, bununla oluşan güven ve itibar kaybına neden olmaktadır. Bu olumsuz beklentiler neticesinde sırasıyla milli paramızın değer kaybetmesi, ithal girdi maliyetlerinde artış, enflasyon artışı, yerli girdi maliyetlerinde artış ve nihayetinde enflasyonda yeniden yükselişin olması kaçınılmazdır. Tıpkı 2018-19 sürecinde olduğu gibi pandemi döneminde de iç siyasette “büyüme” öncelikli tercih olmaktadır. Fakat hızlı büyümenin kar etmediği gerçeğini de yaşanan tecrübelerle kabul etmek zorundayız.
Değerli Arkadaşlarım,
Özellikle son dönemde varlığını kuvvetle hissettiğimiz artan gıda enflasyonu, ülkemiz ekonomisinde önemli bir iktisadi sorun haline gelmiş durumdadır. 2015-2020 dönem ortalaması dikkate alındığında, dünya gıda fiyat endeksinde reel olarak yüzde 3 azalış gerçekleşmiştir. Fakat dünya gıda fiyatlarında gerilemenin yaşandığı bu dönemde; Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye’de gıda fiyatları ortalama olarak yaklaşık 5 kat artmıştır.
Bildiğiniz gibi ülkemizde enflasyon sepeti içinde gıdalar, yüzde 25.94 ile en yüksek paya sahiptir. Gıdaların tüketim harcamalarındaki önemi de dikkate alındığında, gıda enflasyonundaki artışlar, genel enflasyonun görünümünü olumsuz etkilemektedir. İşte gıda enflasyonunda meydana gelen bu gelişmeler ki, bireylerin satın alım güçleri üzerinde doğrudan etkilidir. Ayrıca, gıda fiyatlarındaki gelişmeler genel enflasyonunun gidişatını belirlemektedir. Bu da makroekonomik politikalar ve toplumun refah düzeyi üzerinde önemli bir etki alanına sahiptir.
Bu bakış açısıyla politika yapıcılar tarafından gıda enflasyonuna çözüm önerileri aranırken nedenlerinin mutlaka iyi analiz edilmesi gerekiyor. Burada belirtmeliyim ki, üzerimizdeki vergi yükünün de her geçen gün artmaya devam etmesiyle, satın alma gücümüzdeki erime hat safhaya gelmiştir. Bu noktada “asgari ücretin vergi dışı bırakılması veya birinci vergi diliminin yüzde 15'ten yüzde 10’a düşürülerek artan yüzdelik oranların korunması suretiyle yeniden düzenleme yapılması” talebimiz, daha da elzem bir hal almıştır.
Değerli Arkadaşlar, biraz önce bahsettiğim konuya dönecek olursam, artan kur riskine bağlı olan girdi maliyetlerinde dışa bağımlılığın önüne geçilmedikçe, yani nedenler ortadan kaldırılmadıkça, fiyatların düşmesi zor görünüyor. Bu noktada etkin bir kooperatifçilik anlayışının desteklenmesi de oldukça önem arz ediyor. Nitekim bugünün dünyası, yerel fırsatları global fırsatlara dönüştürüyor. Bu bakış açısıyla, bölge bazında yerli üretim potansiyelimizi sonuna kadar kullanmamız gerekiyor. Tabi burada bir parantez açmak gerekir ki, bu yaklaşımlarda üretim sistemlerinin ekosistem ile olan ilişkisinin de göz önünde bulundurulması ihtiyacı bulunmaktadır. Bu konunun asıl bağlantı noktası şüphesiz, iklim kriziyle tetiklenen olumsuzluklardır.
Bugün Türkiye’nin yüzde 55 gibi bir bölümünün şiddetli kuraklıkla karşı karşıya kaldığı ve bunun tarımsal üretimi olumsuz etkilediği belirtilmektedir. İklim krizinin en çok etkilediği sektörlerin başında gıda sektörü gelmektedir. Özellikle sektörümüz, aşırı kimyasal kullanımına dayalı, doğal kaynakları yok eden, çevreye zarar veren faaliyetleri nedeniyle küresel sera gazı salınımlarının üçte birinden de sorumludur.
Gıda sistemlerindeki dönüşüm, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybının çözümünde çok önemli bir parçası olarak görülmelidir. Geliştirilecek politikalara ek olarak şirketler de sorumluluk almalıdır. Bugün gıda konusunda yaşanan zorlukların üstesinden gelebilmek için iş yapış biçimlerinde, atık yönetiminde sistemsel dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu konuda Sendikamız önümüzdeki dönem lokanta, misafirhane ve otelimizde farkındalık çalışmalarıyla bu konunun bizzat mücadelecisi olma hazırlığına girişmiştir.
Yine iklim kriziyle mücadelede dünya şeker sektöründe de bir yapılanma dönemi süregelmektedir. Avrupa Birliği, öteden beri sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik tedbirler almaktadır. 1990’lı yıllardan bu yana özellikle, ısı geri kazanım sistemleri, kombine ısı ve güç istasyonları, fabrikalarda buhar ve elektriğin verimli olarak üretilmesini sağlamaktadır. Diğer taraftan, çevresel etkinin azaltılması amacıyla birçok fabrikada enerji verimliliğine dayalı sistemler kurulmuştur. Bu önlemlerle Avrupa Birliği şeker sanayinde, pancar şekeri üretimine bağlı karbon emisyonu, karbon dioksit eşdeğeri olarak 1990’lı yıllarda, ton başına şekerde 115 kg’dan 75 kg düzeyine indirilmiştir.
Paris Anlaşması’nın onaylandığı ülkemizde de, sürdürülebilir ve karbon-nötr bir sektör ile iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yönelik şimdiden adımlar atılmasında yarar görülmektedir. Tarla ve fabrika tarafında alınacak tedbirler ve yapılacak yatırımlarla, karbon ayak izimizi sektör olarak iyileştirmemiz gerekmektedir.
Değerli Arkadaşlarım, sürdürülebilirlik meselesinin çokça tartışıldığı bu atmosferde, şeker sektörü açısından pancar tarımının sürdürülebilirliği esastır. Bunun için tarla tarafında;
- iklim değişikliklerine karşı stratejiler geliştirilmesi,
- toprak kalitesinin korunması,
- suyun ekonomik kullanımına yönelik yatırımların teşvik edilmesi,
-tarımsal girdilerdeki fiyat artışlarının üretici üzerindeki etkilerinin asgariye indirilmesi,
- doğu bölgelerimizde organik pancar ve şeker üretimi çalışmalarına başlanması,
- pancara alternatif ürünlerin fiyatları ile pancar fiyatları arasında sağlıklı bir denge kurulması, önem arz etmektedir.
Sanayi tarafında ise maliyet düşürücü ve entegrasyon odaklı yaklaşımlar yanında, sağlıklı piyasa dinamikleri kurulması gereklidir.
-Maliyet azaltıcı modernizasyon yatırımlarının yapılması,
-yan ve son ürünlerin alternatif üretim alanlarında değerlendirilerek ilave ekonomik değer yaratılması,
-ithalatla karşılanan ve pancar şekeri pazarının büyümesini olumsuz etkileyen tatlandırıcıların kontrollü kullanımının sağlanması gerekmektedir. Bununla birlikte C şekeri ihracatının süreklilik kazanması ve sürdürülebilir olması da,
-kısa vadede pancar ve şeker üreticisinin desteklenmesi,
-orta ve uzun vadede şeker üretim maliyetlerini düşürecek teknolojik yatırımların yapılması ile mümkündür.
Sektörde kamu payının varlığının korunması, stratejik bir ürün olan şekerde arz güvenliği ve piyasa dinamikleri açısından “emniyet subabı” niteliğindedir. Diğer taraftan, Türkşeker özelinde yüz yıla yaklaşan sektör tecrübesi ve sektör okulu olma özelliği paha biçilmez, satın alınamaz bir değerdir. Bu nedenle Türkşeker’in güçlendirilmesi ve sektörde varlığını koruması önem arz etmektedir.
Bildiğiniz gibi, 13 Kasım’da Resmi Gazetede yayınlanan kararla Türkşeker, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ilgili kuruluşu olmuştur. Devlet yönetiminde ‘ilgili kuruluş’ idari bir ilgilendirme şeklinde olmaktadır. Bu bakımdan ayrı bir tüzel kişiliği olan Türkşeker’in Bakanlık ile ilgilendirilmesinin, idari bir nitelik taşıdığı değerlendirilmektedir. Sanayimizin Bakanlık ile ilgilendirilmesinin muhtemel sonuçlarını göz önünde tutarak önceliklerimizi ve sorunlarımızı Sayın Bakana önümüzdeki günlerde aktaracağız. Nitekim içinden geçtiğimiz bu zor dönemde, “güçlü bir Türkşeker, güçlü bir şeker sanayi” için geç kalınmış tüm hamleleri tek tek kararlı ve istikrarlı bir biçimde, milli bir marka yaratmak suretiyle hayata geçirmemiz gerekmektedir.
Şeker-İş olarak, şekerde küresel gelişmeleri, teknik konuları, paydaş işbirliğini ve etki analizi gereksiniminin her daim üzerinde duruyoruz. Bu bakış açısıyla da Sağlık Bakanlığı’nın taraf olduğu şeker tüketiminin azaltma protokolüne yönelik eksik ve yanlış yaklaşımları bildirdiğimizi biliyorsunuz. Burada verilen cevapta bize işbirliği çağrısı yapılmasının ardında yatan önemli husus da elbette, kararlılığımız ve ayağı yere basan çalışmalarımız münasebetiyledir. Geçmişte olduğu gibi bugün de, doğruları savunmaktan, paydaş işbirliği/ortak akıl düsturundan, üretimi kutsal görmekten katiyen vazgeçmeyeceğimizin altını çizmek isterim.
Değerli Arkadaşlarım, biz çalışanlar sektörümüzün kalkındırılması mücadelesi verirken elbette giderek zorlayan çalışma hayatımızın sorunlarıyla da baş etmeye çalışıyoruz. Bu çerçevede geçen hafta gerçekleştirdiğimiz Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı destekli eğitim seminerimizde de “Covid-19 pandemi sürecinin çalışma hayatına etkileri, iş yerlerinde alınması gereken tedbirler ile İş Yaşam Dengesi Oluşturulması, İş Sağlığı ve Güvenliği Kültürünün yaygınlaştırılması” konularını kapsamlı bir şekilde ele almış olduk.
Pandemi döneminde maalesef ülkemizin iş hukuku ve sosyal güvenlik mevzuatı açısından oldukça yetersiz kaldığı net bir şekilde görülmüştür. Çalışma mevzuatında pandemi gibi olağandışı ve kapsamlı olgulara karşı özel düzenleme ihtiyacı olduğu hususu Sendikamız tarafından Konfederasyonumuz aracılığıyla ilgililere birçok kez bildirilmiştir.
Bildiğimiz gibi işten çıkarma yasağı, kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin-nakdi ücret desteği gibi pandemi uygulamaları 30 Haziran 2021 tarihinde sona ermiştir. Bu uygulamaları kapsayan 15 aylık dönemde, İŞKUR’un pandemi ödeneklerinden yaklaşık 7 milyon kişi yararlandırılmıştır. Bu sayı toplam sigortalı işçi sayısının yüzde 46’sına denk gelmektedir. Yani takriben iki sigortalı işçiden biri pandemi ödenekleri kapsamında yer almıştır. Pandemi sona ermeden ödeneklerin sona ermesi, çalışanları çeşitli haklar bakımından yeni tehlikelerle baş başa bırakmıştır. Kaldı ki pandemi önlemleri alınırken ve son bulurken sosyal diyalog mekanizmaları da işletilmemiştir.
Diğer taraftan pandemi döneminde geçen sürenin yıllık izin ve kıdem tazminatı hakkının kullanılmasında, bu sürenin hesaba dâhil edilip edilmeyeceği, önümüzdeki günler için yorum sorunu çıkaracaktır. Bu uyuşmazlığın çıkması beklenmeden, acil yasal düzenleme ile işçi lehine çözüm getirilmelidir. İşsizlik sigortasına hak kazanma bakımından, prim ödenmeyen günler dikkate alınmayacağı için önümüzdeki günlerde hak kazanma sorunları da yaşanacaktır. Yaşlılık aylığına hak kazanma ve aylığın hesaplanması bakımından da kısa çalışma ödeneği dönemindeki primi tam ödenmiş olarak kabul edilmelidir. İşçilerin işsizlik ödeneği, yaşlılık sigortası, kıdem tazminatı ve yıllık ücretli izin hakları hususlarında çok sayıda iş uyuşmazlığı çıkacaktır. Bu konuların işverenler tarafından istismar edileceği açıktır. Bu sorunların bir bölümüm yargı tarafından “işçi lehine yorum ilkesi” çerçevesinde çözülmesi mümkündür. Ancak bu konularda pandemi döneminin özelliklerine uygun, açık ve net yasal düzenlemeler yapılması çok daha uygun bir çözüm olacaktır.
Değerli Arkadaşlarım, böylesi zorlu bir dönemde Şeker-İş olarak, örgütlü bulunduğumuz işyerlerimizde yaşanan yahut yaşanacağını öngördüğümüz tüm sorunların üstüne gitmeye devam ediyoruz. Yaşadığımız toplu iş sözleşmeleri sürecinde başarılı kazanımlara imza atmamız, son dönemde motivasyonumuzu arttırmıştır. Fakat sendikal mücadele açısından iyimserlikten uzak bir dönem geçirmiş olmamız da bir o kadar kurumsal kimliğimize yakışmamıştır. Ülkemizde sendikal örgütlenmenin niteliğinin her geçen gün düştüğü zaten ortadadır. Fakat Sendikamızın artan gıda sanayi işçi sayısı da dikkate alındığında, sanayimizde Şeker-İş üye varlığını tüm gücümüzle arttırmamız gerekmektedir.
Sendika’mızın geleceğe yönelik öngörü ve hedefler oluşturulabilmesi, mevcut durumun doğru ve gerçekçi bir şekilde değerlendirilmesi gereklidir. Sendika olarak örgütlenme faaliyetlerimizi yeni ekibimiz ve sizlerin çalışmalarını büyük bir titizlikle takip edecek, bir hedef program çerçevesinde yürüteceğiz. Bu büyük Aile’nin inisiyatiflerle değil, daha planlı bir organizasyonda, her birimizin ciddi sorumluluk alarak, büyüme hamlesini hep birlikte gerçekleştirmemiz gerektiğini unutmamalıyız.
Önümüzdeki dönem elbette, gıda ve şeker sektörünün kamusal yarar doğrultusunda üretimine devam etmesi için çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Ülkemiz gıda sektöründe güvenilir bir sendika olma vizyonunu oluşturmak için gayret göstereceğiz. Bu konuda da önümüzdeki dönem planladığımız sempozyumu oldukça önemsediğimi belirtmek istiyorum. Tüm bunlarla birlikte Şeker-İş olarak, sendika hakkının etkin bir şekilde kullanılması ile yasal, idari ve fiili engellerin aşılmasında, gerekli tüm girişimlerde bulunmaya devam edeceğimizden de hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Bu duygu ve düşüncelerle, Başkanlar Kurulu toplantımızın başta teşkilatımız olmak üzere, ülkemiz çalışma hayatına ve milletimize hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı
İsa GÖK



