ŞEKER-İŞ SENDİKASI GENEL BAŞKANI SAYIN İSA GÖK’ÜN BAŞKANLAR KURULU TOPLANTISI KONUŞMA METNİDİR
OCAK 2026
Değerli Arkadaşlarım,
Başkanlar Kurulu Toplantımızı gerçekleştirmek üzere bir arada bulunmaktayız. Hepiniz hoş geldiniz. Sizleri şahsım ve Sendikamız yönetim kurulu adına saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Toplantımızın ülkemize, camiamıza ve teşkilatımıza hayırlar getirmesini diliyorum.
Öncelikle, geçtiğimiz günlerde Yalova’dan yükselen acı, terörün milletimizin birlik ve iradesini hedef alan kirli yüzünü bir kez daha göstermiştir.
Kuşku yoktur ki; milletimiz saldırılar karşısında asla dağılmaz; aksine daha da kenetlenir. Terörün hedefi birliğimizdir, cevabımız ise her zamankinden daha güçlü olan kardeşliğimizdir. Türkiye, bu topraklarda fitneye de, korkuya da geçit vermemiştir; bundan sonra da vermeyecektir. Toplantımız vesilesiyle terörü ve arkasındaki tüm karanlık odakları en güçlü şekilde bir kez daha kınıyor; aziz şehitlerimize rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum.
Değerli Arkadaşlarım,
2026 yılını büyük umutlarla karşılayan Dünyamız, tarihin belki de en zorlayıcı dönemlerinden birini yaşıyor. Ukrayna’daki savaş, Gazze soykırımı ve ilgili gelişmeler, güç savaşları, riskler ve belirsizlikler, ekonomik sıkıntılar, dijital ve iklimsel değişimler hepimizi derinden etkiliyor.
Tüm bu meselelerin en başında Gazze’de 66 bin masumun hayatına mal olan katliamlar geliyor. İnsanların âdete “ölmek” için sırasını bekledikleri soykırımın 2. yılı geçtiğimiz Ekim ayında geride kaldı. 6.000 yıllık Gazze kenti, 76 yaşındaki bir terör devleti celladı tarafından tamamen yok edildi.
Bu iki yıl… İnsanlık tarihinde çok kısa bir süre gibi görünebilir; ama Gazze’de ve Filistin’in dört bir yanında bu iki yıl, yüzlerce, binlerce hayatın söndüğü, masumların gözyaşlarıyla dolu, tarifsiz bir acının zamanı oldu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar, tüm siviller en temel hakları olan yaşam ve güvenlikten mahrum bırakıldı.
Bu süreçte, çoğunluğunu çocukların oluşturduğu on binlerce insan gerek bombayla gerek silahla gerekse de açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Ocaklar yok oldu, sokaklar sessizliğe gömüldü, hayaller enkaz altında kaldı. Her kayıp bir istatistik değildi; her kayıp; bir hayat, bir gelecek, bir umuttu. Her gözyaşı, insanlığın vicdanına düşen bir YARA oldu.
İki yıl boyunca, tüm dünya vahşete tanıklık etti: Bir anne bebeğine sarılamadı; bir baba çocuğunu koruyamadı; bir çocuk hayallerini yaşayamadan yitip gitti. Ama acının içinde umudu da görmek ZORUNDAYDIK. Çünkü her damla gözyaşı, adalet ve vicdan için bir
çağrı; her yıkılmış ev, insanlığın yeniden inşa etme sorumluluğunu hatırlatıyordu.Filistin halkının haklı davası, sadece onlar için değil, tüm insanlık için bir sınavdı. Bu, bir medeniyet davasıydı. Ülkemiz bu davanın en başından itibaren en büyük savunucusuydu. İsrail’in bir terör devleti olduğu gerçeğini ise tüm dünya ancak kabullendi. Soykırımın ikinci yılına erişildiğinde, tüm dünya yitirmiş oldukları “insanlığı” hatırladı. Binlerce çocuğun, kadının, masumun kanıyla yazılan o kara sayfaların ardından, dünya yeniden vicdanın ve merhametin sesine kulak verebildi..
Kısacası insanlık artık Filistin’i anlayabiliyorsa bunu ne siyaset, ne de devletler yaptı. Bunu “KÜRESEL VİCDAN” yaptı. Tüm dünyayı vicdana getiren de; Filistinlilerin yaşanan acılara manevi olarak anlam yüklemeleri ve bununla baş etmeleri oldu.
Tüm bu yaşananlar ve daha fazlası için şunu söyleyebiliriz: Uluslararası hukukun da temel ilkeleri haline gelmiş insani ilkelerin sıkı sıkıya korunup artık uygulanması zorunludur ve bu ilkeleri ihlal edenlerin cezasız kalmaması gerekiyor. Toplantımız vesilesiyle bir kez daha Gazze'de hayatını kaybeden tüm masum sivillerin acılarını unutmamak, yaşananları hafızalarımıza kazımak ve bu bilinci çocuklarımıza aşılayarak barış ve adalet mücadelesini her zaman savunacağımızı vurgulamak istiyorum.
Ölümleri değersiz kabul edilenlerin yaşamlarını değerli kılmanın tek yolu onların seslerini duyurmaktır.Bizler de; Filistin ve dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm ve haksızlıkla mücadele eden tüm Müslüman kardeşlerimizin haklı davalarını savunmayı sürdüreceğiz. Çünkü adaletin sesi kısıldığında, insanlık susar; biz, o sesi diri tutmak için varız.
Değerli Arkadaşlarım, yüzyılların birikmiş travmaları, bugünün siyasi manzarasını şekillendiren en temel güçlerden biri olarak karşımızda duruyor. İsrail’in yöneticileri, etrafı düşmanlarla çevrili küçük bir ülkenin sürekli tehdit altında olduğuna inanıyor. Vadedilmiş topraklardan sürülme olasılığı, onların her kararını ve stratejisini belirliyor. Bu nedenle, kendilerini ancak “bölgesel bir hegemonya” kurduklarında güvende hissedebileceklerine inanıyorlar. Kolektif bir narsizmle beslenen ve tüm politikalarını güvenlik kaygısı etrafında inşa eden bu yaklaşım, gerçekte hem bölgeyi hem de insanlığı derin bir istikrarsızlık sarmalına sürüklüyor. Sonuç ortada: Güvenlik gerekçesiyle hak ihlalleri meşrulaştırılıyor, barış ve adalet alanları daraltılıyor, masumlara bedel ödetiliyor.
Kendini sürekli tehdit altında hisseden bir aktör, güvenliğini sağlamak amacıyla silahlanmaya yöneldiğinde, bu durum karşısındaki rakipleri de benzer bir yol izlemeye iter. Sonuçta, başta sadece savunma amaçlı olan bu adımlar, ortamda giderek daha fazla risk ve belirsizlik yaratır. Böyle bir süreçte, güvenlik ihtiyacı o kadar belirleyici olur ki, adeta bir “silahlanma obezitesi”ne dönüşür. Silahlanma, kontrol edilemez bir hızla artar ve ortamın istikrarı ciddi biçimde sarsılır. Ne yazık ki, Ortadoğu coğrafyasının bugünkü kaderi, bu psikolojik döngü ve karşılıklı güvensizlikten büyük ölçüde etkilenmektedir. Bölgede güvensizlikle beslenen stratejiler, sadece Filistin’de değil, Lübnan’dan Yemen’e, Suriye’den İran’a kadar birçok alanda yeni cephelerin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Herkesin “güvenlik” adına hareket ettiği bu denklemde, barış giderek
daha uzak bir ihtimal hâline gelmektedir. İşte bu noktada Türkiye’nin konumu hayati bir önem taşımaktadır. Ülkemiz, bugün yaşanan olaylara benzer şekilde birçok kez ağır/bölücü oyun ve planlar karşısında büyük sınavlar vermiş, üstelik tarih boyunca da hem bölgesel barışın tesisinde hem de insani yardımların ulaştırılmasında sahici bir irade ortaya koymuştur.
Bugün küresel dengeler son derece kırılgandır. Yanlış yönetilen her süreç, yeni krizlerin ve çatışmaların zeminini oluşturmaktadır. Türkiye bu tabloda yalnızca kendi güvenliğini gözeten bir ülke değildir; denge kuran, arabuluculuk yapan ve insan onurunu merkeze alan adil bir duruşun temsilcisidir. Çünkü barışın ve güvenliğin gerçek teminatı güçlü duruşumuz, sarsılmaz birliğimizdir. Kısacası, hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım, birlikte hareket etmek zorunda olduğumuzu asla unutmamamız gereklidir.
Ne yazık ki bugün bazı küresel güçler, adalete dayalı bir uluslararası düzen yerine sadakat ve itaati esas alan tek taraflı bir tahakküm anlayışını dayatmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin farklı coğrafyalarda izlediği politikalar bu yaklaşımın açık örneklerini oluşturmaktadır. Kısa bir süre önce Venezuela’da yaşananlar, bu tablonun en çarpıcı göstergesidir. Halk iradesini yok sayan dayatmaların ve dış müdahalelerle körüklenen istikrarsızlığın nelere mal olduğu ortadadır. Hiçbir ülkenin kaderi sokak senaryolarıyla yazılamaz. Milletlerin geleceği sandıkta tecelli eden iradeyle belirlenir. Türkiye, Venezuela halkının huzurunu hedef alan her türlü baskıyı ve dış müdahaleyi reddetmektedir. Barıştan, istikrardan ve milli iradeden yana duruşumuz nettir ve bu duruş kararlılıkla sürdürülmelidir.
Kıymetli Arkadaşlar, diğer taraftan, ülkemizin sahip olduğu medeniyet, stratejik konum, coğrafyası kadar toprakları da dünyanın sayılı kıymetleri arasındadır. Dünya ölçeğinde “enerji savaşları” artık petrol ve doğalgaz yanında; teknolojinin, savunma sanayinin, yenilenebilir enerjinin temel bileşenlerine dönüşen nadir toprak elementlerine yönelmiş durumdadır. Bu elementlerin kontrolü; ticaret, uluslararası ilişkiler ve jeopolitik dengeleri yeniden şekillendirmektedir. Nitekim nadir toprak elementleri, uranyum, altın ve hidrokarbon rezervleri ile dikkati çeken Grönland üzerine yapılan planlar da bunun örneğidir.
Türkiye için son dönemde nadir toprak elementlerinde önemi artan keşifler ve yatırımlar sadece ekonomik fırsat yaratmamakta; dışa bağımlılığı azaltma; stratejik bir aktör olma potansiyelini de gündeme getirmektedir. Dünyanın yeni enerji sistemleri, elektronik, optik, savunma, elektrikli araç motorları, uzay teknolojilerini geliştirdiği ve rekabet ettiği bu dönemde potansiyelimiz, uygun strateji ve yüksek teknoloji ile birleştiğinde; hem ekonomik bağımsızlık, hem savunma ve enerji sektörlerinde dışa bağımlılığın azalması sağlanacak; hem de sürdürülebilir kalkınma açısından dönüştürücü bir rol oynayacaktır. Bu potansiyel; çevresel, teknolojik, finansal ve lojistik ihtiyaçların doğru karşılanması; uluslararası işbirliği ve yerli kapasitenin geliştirilmesi ile gerçekleştirilebilecektir. Türkiye, bu alandaki adımlarını planlarken fırsatları en yüksek düzeyde değerlendirmeli, karşılaşabileceği riskleri de en aza indirmeyi hedeflemelidir.
Bahsettiğim üzere özellikle bölgemizde yaşanan gelişmelerin gölgesi ülkemizi birçok yönüyle etkilemektedir. Küresel krizlerin, savaşların ve belirsizliklerin ortasında, yalnızca sınır ötesinde değil, kendi içimizde de uzunca bir süredir, ekonomik mücadele ile karşı karşıyayız.
Bugün toplum olarak tarihinin en uzun soluklu enflasyon dönemlerinden birini yaşadığımızı belirtmek gerekir. Uzun süreli fiyat artışları, gelir dağılımındaki bozulma, genç işsizliği ve düşük ücretler, toplumun büyük bir kesiminde derin bir yorgunluk, bir tür ekonomik buhran halini doğurmuştur. Diğer bir deyişle, maalesef insanlar, çalışıyor ama geçinemiyor. Üretiyor ama emeğinin karşılığını alamıyor. Gençler, alın terinin bir gelecek inşa etmeye yetmediği bir ekonomik düzende, umudunu dışarıda arar hâle geliyor.
TÜİK verileri, enflasyonda kademeli bir düşüş eğilimi gösterse de, halkın hissettiği enflasyon hâlâ yüksektir. Çünkü bu düşüş, mutfaktaki yangını henüz söndürebilmiş değildir. Market raflarında her hafta değişen etiketler, sabit gelirlilerin yaşam kalitesini her geçen gün biraz daha aşındırmaktadır. Gıda enflasyonu kontrol altına alınmadan, genel fiyat istikrarı sağlamak mümkün değildir. Tarımsal üretim zincirindeki maliyet artışları, lojistik yükleri ve aracı zincirindeki dengesizlikler ortadan kaldırılmadıkça, vatandaşın sofrasındaki ekmek pahalı olmaya devam edecektir.
Ekonomide istikrarı sağlamak; sadece rakamları düzeltmekle değil, vatandaşın refahını yükseltmekle mümkündür. Çalışanlar açısından istikrar; maaşlarının enflasyon karşısında korunması, insanca yaşam koşullarının sağlanması ve güvenceli istihdam demektir. Bu nedenle Türkiye’nin yüzünü, üretimde emek payını artıracak, istihdamda nitelik dönüşümünü destekleyecek ve gelir adaletini güçlendirecek yapısal reformlara çevirmesi gerekiyor. Yani enflasyonu kalıcı biçimde düşürmenin yolu; adil ücret politikaları, sendikal hakların güçlendirilmesi ve çalışanların emeğini merkeze alan bir ekonomik düzen kurmaktan geçiyor. Türkiye ekonomisi son yıllarda büyümesini “politika hamleleriyle” sürdürmeye çalışıyor; ancak giderek belirginleşen bir gerçek var: Kısa vadeli önlemler uzun vadeli sorunları çözemiyor.
Üretimden vergiye, eğitimden yargıya kadar geniş bir alanda yapılacak reformlar, yalnızca istikrarlı büyümenin değil, toplumsal refahın da ön koşulu haline geldi. Son 10 yılda Türkiye ekonomisi ortalama %4.5 civarında büyüdü, ancak bu büyümenin kalitesi zayıf kaldı. Verimlilik artışı sınırlı, dışa bağımlılık yüksek. Büyüme oranı pozitif görünse de, döviz kuruna, tüketime ve ithalata dayalı bir yapı kalıcı refah yaratamıyor. Türkiye’nin ihracat yapısı hâlâ orta seviyeli teknolojiye sıkışmış durumda. Yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı %3 civarında. Karşılaştırma yapmak gerekirse: Güney Kore’de bu oran %35, Polonya’da %15 seviyesinde. Sanayi stratejisinin “yüksek teknoloji ve yeşil dönüşüm” eksenine oturtulması gerekiyor.
Değerli Arkadaşlar, biliyoruz ki bugün ekonomideki en önemli dönüm noktalarından biri, yapay zekâ temelli dönüşümdür. Yapay zekâ; sanayiden tarıma, eğitimden kamu yönetimine kadar her alanı yeniden şekillendirmektedir. Türkiye’nin bu dönüşümde yalnızca “tüketici” değil, “üretici” konumda olması gerekmektedir. Bu süreç doğru yönetilmezse, iş gücü piyasasında yeni eşitsizlikler doğabilecektir. Bu yüzden teknolojiye yatırım kadar, insana yatırım da zorunludur.
Bugün, çalışanın emeğiyle onurlu bir yaşam sürebilmesi, makroekonomik dengeler kadar önemlidir. Bu çerçevede çalışmalarını sürdüren Sendikamız, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü’ne sanayimiz üzerinde ikiz dönüşümün etkilerinin masaya yatırılması gerekliliğini ortaya koyan raporunu iletmiştir. Çünkü içinde bulunduğumuz yüzyıl, çalışma hayatının tarihinde daha önce benzeri görülmemiş bir dönüşüme sahne olmaktadır. Yapay zekâdan iklim krizine, küresel ekonomik dalgalanmalardan dijitalleşmeye kadar her gelişme, insanın emeği ve haklarını doğrudan etkilemektedir. Bugün çalışma hayatının önündeki temel soru açıktır: “Yapay zekâ, otomasyon ve dijital sistemler karşısında biz emekçiler için gelecek nasıl şekillenecektir?”
Elbette bu dönüşüm, gıda ve şeker sanayisini de doğrudan etkileyecektir. Ancak bu tablo, yalnızca kaybolacak meslekleri değil, aynı zamanda yeni beceri ve unvan ihtiyacını da beraberinde getirmektedir. Veri analiz uzmanları, yapay zekâ otomasyon teknisyenleri, dijital bakım ekipleri gibi yeni meslek alanları doğarken, kalite kontrol sistemleri veriyle yönetilecektir. Fakat bu verileri okuyacak, yorumlayacak ve yönetecek insanlar hâlâ en değerli unsur olmaya devam edecektir. Bu nedenle, yeni teknolojilere emekçiyi dâhil eden bir model kurulmadıkça dönüşümün insana değil, sisteme hizmet etmesi kaçınılmazdır. Sendikamız olarak; teknolojinin ancak emekle buluştuğunda insanlık yararına olabileceğine inanıyoruz. Yapay zekâ uygulamaları hayata geçirilmeden önce işçi temsilcilerinin görüşünün alınması, iş güvencesini tehdit eden uygulamalara karşı önlem alınması ve her çalışanın yeni becerilerle donatılmasını sağlayacak yeniden eğitim modellerinin oluşturulması gerektiğini değerlendiriyoruz.
Öte yandan, bugün sanayideki emekçiler yalnızca teknolojik dönüşümle değil, insanlık tarihinin karşılaştığı en büyük sınavlardan biri olan iklim değişikliğiyle de yüz yüze bulunmaktadır. İklim krizi artık doğrudan üretim süreçlerini, meslekleri, sağlığı ve fabrikaların sürdürülebilirliğini etkilemektedir. Bilimsel araştırmalar, yüksek sıcaklıkların özellikle tarım ve gıda sanayisinde yüzde 30’a varan verim düşüşlerine neden olabileceğini ortaya koymaktadır. 2030 yılına kadar yalnızca Avrupa gıda üretiminde yüzde 2’lik iş gücü kaybı öngörülmektedir. Isı stresi, dehidrasyon, sıcaklığa bağlı kalp-damar yükü gibi görünmeyen riskler; üretim hatlarında çalışanların sağlığını ve güvenliğini tehdit etmektedir. Özellikle pancar şekeri sanayisinde yüksek ısı, buhar ve mekanik işlem içeren alanlarda bu riskler çok daha belirgindir. Bununla birlikte Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenlemesi, döngüsel ürün gibi yeni uygulamalar, Türkiye’deki üreticileri de doğrudan etkileyecektir. Bu durum, sadece çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir dönüşüm baskısı yaratmaktadır.
Bu nedenle sanayi tesislerinde yenilenebilir enerji kaynaklarının entegrasyonu, iklim verilerinin analiz edilmesi, tarım süreçlerine entegre edilmesi artık bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü sanayinin sürdürülebilirliği, yalnızca üretim süreçlerinin değil, çalışanların sürdürülebilirliğiyle mümkündür. Dolayısıyla, yapay zekâ ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı ulusal bir sanayi eylem planı hazırlanmalı; bu planın merkezine emekçiler ve sendikalar yerleştirilmelidir. Fabrikalarda iklim risk haritaları çıkarılmalı, ısıya ve enerjiye karşı adaptasyon önlemleri hızla uygulanmalıdır. Vardiya sistemleri sıcaklığa göre düzenlenmeli, haftalık çalışma süreleri 36-40 saate düşürülmeli, eğitim ve yeniden beceri kazandırma programları sürekli hale getirilmelidir. Kısacası,
çalışma hayatını doğrudan etkileyen bu ikiz dönüşüm karşısında sessiz kalmak bir seçenek değildir. Gerekli önlemler alınmalı, emeğin değeri korunmalı ve üretimin geleceği insanla birlikte yeniden inşa edilmelidir.
Nitekim Sendikamız ikiz dönüşüm konusunun önemine binaen “İkiz Dönüşüm Anket Çalışması”nı sanayimize yönelik gerçekleştirerek;
- dijital ve yeşil dönüşüm uygulamalarının çalışanlar üzerindeki etkilerini somut verilerle ortaya koymak,
- eğitim, uyum ve yeniden beceri kazanımı ihtiyaçlarını tespit etmek,
- olası risk alanlarını önceden belirleyerek sosyal diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesine katkı sunmayı amaçlamıştır. Bu noktada anket çalışmamızın değerlendirilmesi de toplantımız çerçevesinde yapılacaktır.
Değerli Arkadaşlar, bahsettiğim tüm bu değişim ve dönüşüm sürecine dair şunu söyleyebiliriz; sendikaların rolü her zamankinden daha yaşamsal hale gelmiştir. Çünkü dijitalleşmenin insana dokunan yönünü koruyacak, yeşil dönüşümün adil olmasını sağlayacak olan güç, örgütlü emeğin kendisidir. Fakat son istatistiklere göre ülkemizde 17.3 milyon işçiden sendika üyesi olan işçi sayısı ancak 2.5 milyon civarındadır. Özel sektördeki 15.7 milyon işçinin ise yaklaşık sadece yüzde 7’si sendikalıdır. Bu oran, OECD özel sektör ortalaması olan yüzde 10’un altındadır. Bunun karşısında işveren örgütlülüğün oldukça yüksek olması, çalışma yaşamındaki güç dengesinin bozukluğunun bir göstergesidir. Yanı sıra çalışma hayatında hızla artan platform çalışması, uzaktan istihdam ve serbest zamanlı iş modelleri açısından da değerlendirildiğinde, sendikal örgütlenmede yaşanan zorluklara yenileri eklenmektedir. Çünkü bu kesim büyük ölçüde 6356 sayılı Kanun kapsamı dışında kaldığından, kolektif pazarlık mekanizmasına erişememektedir. Mevcut mevzuat, çalışma biçimlerinin dijitalleşmesine paralel olarak yeniden yorumlanmadığı sürece sendikal örgütlenme alanı daralmaya devam edecektir. Elbette yeni bir İş Kanunu, 6356 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatta yeni düzenlemelerin yapılması ihtiyacı büyüktür. Fakat bunun yanında sendikal örgütlenmenin güçlendirilmesi için mevcut hukuki çerçeve içinde uygulanabilecek somut adımlar da bulunmaktadır. Örneğin, sendikal örgütlenmenin güçlenmesi teşviklerle desteklenmelidir. Kamu ihale Mevzuatında sosyal sorumluluk kriterleri arasına sendikalaşma oranı ve toplu iş sözleşmesi varlığı eklenmelidir. Bu, işverenlere gönüllü örgütlenmeyi destekleyen bir puan avantajı sağlayacaktır. Ayrıca büyük işletmelerin yıllık faaliyet ve sürdürülebilirlik raporlarında “sendikalaşma oranı” ve “TİS kapsamı” bilgisine yer verilmesi teşvik edilmelidir.
Öte yandan sendikalı işyerlerinde üretilen ürünlerin üzerinde “Bu ürün sendikalı işçiler tarafından üretilmiştir” ibaresinin yer almasına imkân tanınan model, dünyada 19. yüzyıldan bu yana uygulanmaktadır. Bu sistemin Türkiye’de uygulanması için yasal hiçbir engel yoktur. Bakanlık tarafından sendikalı işyerlerine özel bir sertifika ve logo verilebileceği gibi, sendikalar bu logoyu ürün ve hizmetlerinde kullanabilir. Bu uygulama, tüketici bilincini artırırken, işyerlerini sendikalaşmaya teşvik edecektir.
Bu çerçevede, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. tarafından üretilen şeker ve şeker içeren ürünlerin etiketlerinde, ürünün Şeker-İş Sendikası üyesi çalışanlar tarafından
üretildiğine dair bir beyan eklenmesi hususunda teknik çalışmamız TÜRKŞEKER Genel Müdürlüğü ile Tarım ve Orman Bakanlığı’na gönderilmiştir. Sonuç itibariyle ülkemizde ilk kez gerçekleştirilecek bu uygulamanın hayata geçmesi halinde, TÜRKŞEKER’in kurumsal itibarını güçlendireceğine, gıda sektöründe örnek teşkil edeceğine, sendikalı üretimin saygınlığını artırarak çalışan haklarının toplum genelinde daha görünür hale gelmesine katkı sunacağına inanıyorum.
Kıymetli Arkadaşlarım, sözlerime son vermeden önce, bildiğiniz gibi bu yıl Türk şeker sanayinin 100. kampanya dönemine ulaşmanın onurunu yaşıyoruz.
26 Kasım 1926’da ilk Türk şekeri üretildiğinde, bu sadece bir sanayi başarısı değil; aynı zamanda kendi kendine yeten bir ülkenin gurur nişanesiydi. Bugün, o tarihi mirasın üzerinden tam bir asır geçti. Bu tarih, yalnızca bir üretim sezonunun değil; Türkiye’nin üretim gücünün, çiftçisinin, çalışanının ve Cumhuriyet’in kalkınma ideallerinin yeniden vücut bulduğu bir dönüm noktasıdır. Bugünse bizler, dün olduğu gibi sanayimizin ve çalışanların hak ettiği değeri savunmaya devam edeceğiz. Üretimde gücümüzü, çalışma hayatında insan odaklı yaklaşımı her zaman önceliğimiz olarak koruyacağız.
Bu vesileyle sanayimizin nice yüzyıllara kavuşmasını can-ı gönülden temenni ediyor, sanayimizi kuruluşundan bugünlere getirenleri ve emeği geçen herkesi minnet ve şükranla yâd ediyorum. Bugün büyük özverilerle emeğini sunan başta sanayinin kıymetli çalışanlarına, pancar üreticilerine, sizlere, sendikamız teşkilatına, sanayimiz yöneticilerine ve omuz veren her paydaşa teşekkürlerimi sunuyorum. Bu duygu ve düşüncelerle, gündem maddelerimizi hep birlikte müzakere edeceğimiz toplantımızın ve bizleri aydınlatacak olan iş sağlığı ve güvenliği ile ikiz dönüşüme dair kıymetli sunumların başta teşkilatımız olmak üzere, ülkemiz çalışma hayatına hayırlara vesile olmasını diliyor, hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı
İsa GÖK



