Logo 1 Logo 2 EFFAT IUF
04.08.2026 3 tekil ziyaret

ŞEKER-İŞ SENDİKASI 22. OLAĞAN GENEL KURULU GENEL BAŞKAN SAYIN İSA GÖK’ÜN AÇIŞ KONUŞMASI 2 7 A Ğ U S T O S 2 0 2 1

Sayfayi Paylas

ŞEKER-İŞ SENDİKASI 22. OLAĞAN GENEL KURULU GENEL BAŞKAN SAYIN İSA GÖK’ÜN AÇIŞ KONUŞMASI  2 7  A Ğ U S T O S  2 0 2 1, ANKARA

Sayın Bakanım,

Değerli Milletvekillerim,

TÜRK-İŞ’imizin Çok Kıymetli Genel Başkanı,

Sendikalarımızın Değerli Yöneticileri, Saygıdeğer Katılımcılar,

Türkiye Gıda ve Şeker Sanayi İşçileri Sendika’mızın 22. Olağan Genel Kuruluna şeref verdiniz.

Hepiniz hoş geldiniz..

*

Siz, Anadolu gibi yüreği büyük, mücadelesi onurlu, varlığıyla güç veren, Aile’mizin Kıymetli Fertleri, Yol Arkadaşlarımız,

Selam olsun Hepinize…

Hoş geldiniz, Onur verdiniz.

*

Bugün Şeker-İş Ailesi olarak, yeni bir dönemin daha kapılarını hep birlikte açacağız.

Genel Kurulumuzun başta siz değerli mücadele arkadaşlarım olmak üzere Türk işçi hareketine, sektörümüze, ülkemize ve milletimize hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Sanayimizi emeği ve gayretiyle var eden, gıda ve şeker çalışanlarına teşekkürü bir borç biliyorum.

Hepiniz sağ olun, var olun..

*

Kıymetli Yol Arkadaşlarım,

Biliyorsunuz;

biz bu yolculuğa çıkarken, camiamızın “EMEK, YÜREK, AKIL OKUYAN” büyüklerinin, duayenlerinin ışığı sayesinde önümüzü gördük.

Menzile varmak için çıkılan bu yolda; nice hayatların, memleket topraklarına ve sanayimize adandığına şahit olduk.

Bu inanç ve azim ki, bizleri bugünlere getirdi..

Geleceğimizi ve şu anı borçlu olduğumuz; tüm kurucu liderleri, büyüklerimizi, önderlerimizi, Sendikamızın değerli eski genel başkanlarını, şube başkanlarını, çalışanlarını ve emeği geçen herkesi saygıyla ve minnetle anıyorum.

Hizmetleri münasebetiyle en derin teşekkürlerimi iletiyorum. Bugün aramızda olmayanlara Yüce Allah’tan rahmet; sağ olanlara ise esenlikler diliyorum.

*

Saygıdeğer Konuklar, Değerli Arkadaşlar,

Hepimizin bildiği gibi salgın öncesinde başlayan, bugün ise varlığını kuvvetle hissettiğimiz bir çağ değişiminin tam ortasındayız.

Ezberleri bozan bu dönemde, iklim değişikliği ile yerkürenin dinamiği değişirken, büyük göç dalgaları ve metropolleşme ile de insan hareketlerinin adeta ritmi hızlanmıştır.

Bilgi devrimine giden yolda, bildik hiyerarşik modeller çökmüş; diğer taraftan yepyeni iletişim teknolojileri hayatımızı değiştirmiştir.

Yaşamın her alanında, dijitalleşme süreci, pandemi ile 5-6 yıl kadar öne çekilmiş, yapay zekâ kullanımı çok daha farklı bir evreye ulaşmıştır.

21. yüzyıla damgasını vuran pandemi; yaşama farklı bir deneyim, farklı bir hayat algısı katmıştır.

Bir virüs, öğrettikleriyle; insanoğlunu evrenle ve kendisiyle yüzleştirmiş, kısacası hayatı yeniden dönüştürmüştür.

*

Öte yandan salgın, yarattığı ekonomik, sosyal ve toplumsal sorunları düzeltmek için bir fırsatlar iklimi de yaratmıştır. Özellikle, sosyal hukuk devletinin önemi yakinen idrak edilmiştir.

Şu bir gerçek ki, yaşanan pandemi sadece sağlığımıza yönelik bir tehditten ibaret kalmamıştır. Ekonomiden eğitime, çalışma hayatından temel sektörlere kadar, pek çok alanda, etkileme gücüne sahip olmuştur. Buna karşın devletler ise, eşzamanlı sürdürdükleri proaktif politikalarla, salgının nüfuz alanlarına odaklanmışlardır.

Burada, önemli olan konu şudur. Gelişmiş ülkeler bu zorlu süreçte, 30 yıl sonrasına dair hedef yönetimlerini yapılandırmış, Covid-19 sonrası döneme göre pozisyon almışlardır.

Nitekim bulunduğumuz çağ itibariyle, tek boyutlu kartopu etkisi geride kalmış; artık, dinamik, çok boyutlu kelebek etkisi dönemine geçilmiştir.

Değerli Arkadaşlarım, gelinen aşamada; küreselleşme, ulus devlet, güvenlik ve özgürlük arasındaki denge gibi kavramların, yeniden tanımlandığı bir dönemdeyiz.

21. yüzyıl; adaletsizlik, eşitsizlik, savaş, göç, mülteci krizi virüslerini yaymaya devam ederken; birçok sorunu da derinleştiriyor.

Uluslararası sistemin başarısızlığını Suriye'de görüyoruz. Irak'ta görüyoruz. Siyasi kaosla birlikte Yemen'de ve Somali'de, Filistin sorununda, dünyanın birçok yerinde görüyoruz.

30 yıl içerisinde özellikle son 6 yılda, dünyada 4 milyon sığınmacıyı tek başına barındıran ülkemizi düşünün. Uluslararası sistemin başarısızlığı karşısında, her defasında, tek başımıza mücadele etmek zorunda kalıyoruz.

Gelinen noktada, mevcut küresel düzenin dayandığı temel ilkelerin dinamiklerini değiştirmek konusunda, oldukça geç kalındığını görüyoruz.

*

Diğer taraftan biliyoruz ki, Arap isyanlarının 2011 yılında patlak vermesinden bu yana, pek çok küresel aktör, Türkiye’yi ötekileştirmek ve tecrit etmek için önemli bir çaba harcamıştır.

Somali, Libya, Katar, Suriye ve Karabağ gibi çok sayıda bölgesel krizde, askeri gücünü kullanmış; müdahale ederek, sahadaki dengeleri müttefikleri lehine değiştirmişlerdir. Türkiye, son on yıldaki bütün engellemeler ve ötekileştirmeler gölgesinde, uluslararası diplomasisini yürütmüştür ve yürütmeye devam etmektedir.

Nitekim Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz, Azerbaycan, Somali ve Afganistan dosyaları, ancak bu siyaset tarzı ile anlaşılabilmektedir.

Bu süreçten geçerken, yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve gittikçe artan, diğer ayrımcılık türlerine karşı, tetikte olmamız gerektiği de, bir kez daha anlaşılmıştır.

Yakın coğrafyamızın tehditleri ile uğraşmanın kaçınılmaz yolu;
“bölgesel denklemlerde” Türkiye’nin var olmasıdır.

Kendi kendine yetme ile uluslararası dayanışma arasında denge gözetilmeli, küresel güç siyasetinin sahnesinde yer almalı, Türkiye’nin rolünün farkında olmalıyız. Türkiye'nin yeni hikâyesinin ne olduğunu ve nasıl anlatmamız gerektiğini iyi bilmeliyiz.

Ünlü bir düşünür diyor ki, bir adam hangi limana gittiğini bilmiyorsa, hiçbir rüzgâr elverişli değildir. Rüzgârın nasıl estiğinden öte, kanatlarımızı nasıl açtığımız önemlidir.

Dünü kurtarmak için bugünü, bugünü kurtarmak için de geleceğimizi feda etmememiz gerekmektedir.

Dış politikanın yanı sıra; mevcut konjonktürde, ülkemizin odaklanması ihtiyacı giderek büyüyen meseleleri de vardır.

Bunlar; iklim krizinden biyoteknolojiye, blockchainden (blokçeynden) uzay madenciliğine, çalışma hayatından hukuka kadar birçok konuya uzanmaktadır.

İşte bizleri asıl potansiyelimizdeki güce ulaştıracak olan da bunlardır.

Önce fotoğrafın tamamını görmeli, sonrasında eksik taraflarımızı yapılandırmak için çalışmamız gerekmektedir.

Keza geçtiğimiz günlerde, bir politikasızlık gerçeğinin büyük acısını yaşadık. İklim değişikliğine yönelik hazırlıksızlığımız, yaklaşık 84 bin hektarlık ormanımızı, nice canlarımızı, orman işçilerimizi yitirmemize neden oldu. Aynı şekilde sel felaketi, yüreklerimizi dağladı. Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza, şehit orman işçilerimize Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

Burada önemli olan; uygulanabilir yol, yöntem ve eylem planlarını önceden tayin etmek, çok geç kalınmadan harekete geçebilmektir.

*

Değerli Arkadaşlarım,

Tecrübe bir gözlüktür. Onların sayesinde görmediklerimizi görür, az gördüklerimizi daha iyi görürüz.

Farklı olandan KORKU, bize benzemeyenden NEFRET, rakiple düello yerine PUSU, merak yerine BİAT, bilgi yerine KANAAT ve özgünlük yerine TAKLİT..

Toplumumuzda büyük yaralar açan, bu zafiyet alanlarını iyileştirmek zorundayız. Güven ve istikrar gölgesinde, ayakları yere basan sağlam çözümlerle ilerlemek için, toplumsal değişim ve dönüşümü hedeflemeliyiz.

Öncelikle, hiçbir problemi halının altına süpürmeden, yapısal tedbir ve hedeflerle donatılmış reform uygulamalarını hayata geçirmeliyiz. Bu atılımlar zincirine de ülke olarak, hukuk ve eğitim alanlarından başlamalıyız.

Bakın, son verilere göre Hukukun Üstünlüğü Endeksinde ülkemiz, 128 ülke içerisinde 107’nci sırada yer alıyor. Diğer taraftan, OECD ülkeleri öğrencilerine uygulanan PISA testi sonuçlarına göre de, 37 OECD ülkesi arasında sondan altıncı sıradayız.

Türkiye gibi birçok sorunun bir anda yaşandığı bir ülkede, yapısal reformlar ekonomiyle sınırlı kalmamalıdır. Sistemin tümünü kapsamak zorundadır.

Buradan hareketle, Türkiye’nin ihtiyacı olan yapısal reformlar; siyasal, sosyal ve ekonomik olmak üzere üç ayak üzerine inşa edilmek mecburiyetindedir.

*

Odak noktası olan ekonomi alanına bakıldığındaysa, sorunlar maalesef kronik bir hal almış vaziyettedir. Biz çalışanların, yakinen hissettiği yüksek enflasyon yanında,

  • işsizlik,
  • sistemin yeni iş yaratmadaki yetersizliği,
  • gelir adaletsizliği,
  • TL’nin değer kayıplarının sürekliliği

    ve

  • açık vermeden büyüyememe sorunu, ciddi meseleler olarak karşımızda durmaktadır.

Resmi verilere göre, 2013 yılında kişi başı milli gelirimiz 12.480 dolarken, 2020 yılında yaklaşık 8.600 dolara kadar düşmüştür. Yani gelirlerimiz son yedi yılda, yüzde 30’a yakın gerileme kaydetmiştir.

Bakıldığında 2013 yılında, kişi başına ortalama yıllık gelirde, bugüne kadar ulaşabildiğimiz en yüksek seviye yakalanmıştır. O tarihe kadar ki dolar/TL kurunda, neredeyse bir sabitleşme olduğu görülmektedir. Bu noktada, özellikle 2003 ila 2009 yılları arasında, kişi başına gelirde yaşanan artışın nedenlerini doğru anlayabilmek önemlidir.

Hatırlarsanız o dönem “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”yla birlikte önemli adımlar atılmıştı. Dönemin en önemli özelliği ve önceki dönemden farklılığı; beklentilerin olumlu hale gelmiş olmasıydı.

Türkiye 2010 yılından itibaren, bu yükseliş ivmesini kaybetmeye başladı.

  • AB’ ye tam üyelik idealinden kopuş,
  • risk priminin yükselmeye başlaması,
  • gerekli yapısal reformların yapılmaması,
  • Merkez Bankası ve düzenleyici denetleyici kurumların denetim ve şeffaflık sıkıntıları gibi,

    pek çok alanda bozulmalar yaşandı.

Ekonomide başlayan bu sorunlara, sosyal ve siyasal alandaki bozulmalar eşlik etti.

Kısacası, 2005-2017 arasında dünya kişi başına gelir ortalamasının üzerine çıkmayı başardık; 2018 yılı sonrası, ortalamanın oldukça gerisine düştük.

Uzmanların deyimiyle, Türkiye’nin 2003-2020 arasında yaşadığı bu gelişme; önce zenginleştiren, sonra yoksullaştıran büyüme serüvenine işaret ediyor.

Bugün bizim, milli duruşumuzla, kendi politikalarımızla,yeniden zenginleştiren bir büyüme modeline dönüş yapmamız gerekmektedir. Bunu; ülkemiz, insanımız ve geleceğimiz için başarmak zorundayız.

*

Türkiye, siyasal alanda yapması gereken yapısal reformlara, şüphesiz, Anayasa değişikliği ile başlamak durumundadır. Bu noktada malumunuz, ülkemiz anayasa değişikliği gündemine yönelik olarak Sendikamız, çalışmasını tamamlamıştır. İlgili çevrelerin bilgilendirilmesi sağlanmıştır.

Bizim toplum yararı sendikacılık anlayışımızda; sistem tercihinden daha çok, kabul edilen sistemin, ülkemiz bünyesine ne derece uygun olduğu önemlidir.

Hangi sistem olursa olsun, devletin yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarından her birini, diğerine öncelikli tutmaksızın, etkin ve bağımsız bir yapılanmanın, vatanımız açısından bir fırsat olacağına inanıyoruz.

Bu nedenle;

  • etkili ve güçlü bir yasamanın,
  • tam tarafsız ve bağımsız yargının,
  • hızlı ve etkili idare anlayışına sahip yürütmenin,

önemi üzerinde duruyoruz.

Nitekim demokrasi, yaşadığımız çağın alternatifsiz devlet sistemidir.

Demokratik katılımın daha da güçlendirilmesi ve seçimleri de aşan, demokratik uygarlığın gerekleri ile zenginleşen, bir yapıya dönüştürülmesi gerekmektedir.

Bu kapsamda, yasama faaliyetine sivil toplum kuruluşları daha aktif katılmalı, tasarı hazırlama ve teklif sunma aşamalarında tam katılımı sağlanmalıdır.

Yeni anayasanın, bir toplumsal sözleşme niteliğinde olması isteniyorsa, oldukça geniş bir çevreyi içine alan katılımcı bir usulle, hazırlanması gerektir.

Bunun yanı sıra; sosyal hukuk devleti, toplumdaki eşitsizlikleri, özgürlükler içinde gideren fonksiyonlara sahip olmalıdır. Sosyal hakların, sendikal hak ve özgürlüklerin, ve örgütlenme özgürlüğünü geliştirecek bir anlayışla sivil toplumun özerkliği, anayasada mutlaka tanımlanmalıdır.

Kamu işyerlerinin ve kamu denetiminde kamu hizmeti gören işyerlerinin, “insan hakları ve sosyal hakların uygulandığı örnek işyerleri” olduğu, açıkça Anayasaya yazılmalıdır.

Bu işyerleri, sendikal örgütlenmenin bulunmadığı ve toplu pazarlık hakkının kullanılamadığı bir yer olmamalıdır. Örgütlenme ve toplu iş sözleşmesi zorunluluğu getirilmelidir.

Sonuç olarak, Anayasa sık sık değiştirilen, ayrıntılı düzenlemelerden uzak, kişi hak ve hürriyetlerinin teminatı olacak, modern bir Anayasa olmalıdır. Anayasa, Türk milletinin tamamını kucaklayacak nitelikte çoğulcu esasa dayanmalıdır.

*

Biliriz ki istikamet, insanın pusulasıdır.

Bu bakış açısıyla ülkemiz, terörle mücadele, keşfedilen yeni rezervler, savunma stratejileri örneklerinde olduğu gibi, geçtiğimiz iki asrın tecrübeleri ışığında ilerlemelidir. Potansiyelini tam anlamıyla harekete geçirerek, tüm imkânlarını sonuna kadar kullanmalıdır.

Bizler bu muhteşem coğrafyada; genç ve dinamik bir nüfusa, nitelikli insan kaynağına, elverişli topraklara, servet niteliğinde üretim kuruluşlarına sahibiz. Kronik sorunlarımızı bertaraf edecek gücümüz, inancımız var. Kararlılıkla harekete geçmemek için hiçbir bahanemiz yok..

Çünkü hırçın dalgalar, sadece bizi değil tüm dünyayı etkiliyor. Ülkemiz bu iklimde; var olan sorunları önce kabul etmeli ve yüzleşmeli, akabinde çözüm yollarını tayin etmelidir.

Bu yolculukta olmazsa olmazımız, birlikte, kol kola hareket etmektir. Üreticiden sanayiciye, akademiden sivil toplum kuruluşlarına kadar, her ama her kesime, elini taşın altına koyma sorumluluğu verilmelidir.

Geleceğimiz için Şeker-İş ve Teşkilatı, bu sorumluluğu yerine getirmeye sonuna kadar hazırdır.

*

Değerli Konuklar,

Bilirsiniz, anlamlı bir kıssadan hisse var. Bir gün köylüler yağmur duasına çıkmaya karar verir. Toplanırlar, bakarlar ki duaya, içlerinden sadece bir çocuk şemsiyesi ile gelmiştir.

İşte, buradaki çocuk inancın timsalidir. Şartlar ne olursa olsun bir işi, bir görevi, bir hizmeti “inanarak yapmak, hakkını vererek yerine getirmek” asıl meseledir.

Bizler, 58 yıllık geçmişimizin getirdiği sorumlulukla, her adımımızı inanarak attık.

Ülkemizi ve çalışma hayatımızı ilgilendiren gelişmeler karşısında, çalışma koşulları ve zorlu yaşam şartlarının aşılmasında, üstümüze düşen sorumluluğun hakkını vermeye çalıştık. Eğitimden milli dayanışma kampanyalarına kadar, ülkemiz sorunlarına merhem olabilecek her çalışmaya omuz vermeyi, kendimize görev bildik.

Toplum yararına hareket sendikacılığı anlayışımızla, gıda güvenliği temelinde, kamu sağlığını koruma ve bilinçli tüketim hakkının tüketicilerle buluşturulmasına öncülük ettik.

Gıda sanayinde alın teri döken kardeşlerimizin hak ve hakkaniyet mücadelesine omuz verdik.

Kamuoyunu ve üyelerimizi araştırma-geliştirme, basın-yayın, akademik ve hukuki çalışmalarla zenginleştirmeyi amaç edindik. Uluslararası işbirliği ve bilgi alışverişine önem verdik.

Şeker sektörünü tümüyle çıkmaza sürükleyen, “Şeker Kurumu’nun kapatılması kararı”na karşın, yasal yola başvuran tek kurum olduk.

2017 yılından bu yana ise, Bakanlığa bağlı Şeker Dairesi’nin, uzman ve bağımsız bir kurul bünyesinde yeniden oluşturulmasının mücadelesini veriyoruz.

Diğer taraftan ülkemizde, nişasta bazlı şekerler olsun, yüksek yoğunluklu tatlandırıcılar olsun, mücadele farkındalığı yaratan tek sendika olarak, çocuklarımıza sağlıklı yarınlar bırakma amacımızı elden bırakmıyoruz.

Yaşanan son gelişmelere bakıldığında, 16 yıldır bilfiil süren nişasta bazlı şeker mücadelemizin bugün, halkımıza mal olduğuna şahit oluyoruz.

Bu noktada belirtmeliyim ki, Konfederasyonumuz TÜRK-İŞ ve genel başkanımız Sayın Ergün ATALAY’ın büyük desteğiyle gelinen aşamada, ne denli kıymetli bir dönüşüme hizmet ettiğimizi görüyoruz.

Mevlana’nın dediği gibi asıl mesele, günün adamı olmaya çalışmamak, hakikatin adamı olmaya çalışmaktır. Çünkü gün gelir, bir gün değişir belki. Fakat, hakikat asla değişmiyor..

*

Değerli Arkadaşlarım, biliyorsunuz, 2000 yılında başlayan şeker’de özelleştirme sürecinin her bir döneminde olduğu gibi, 2018 yılında da ciddi bir mücadele verdik. Türkiye’de şeker meselesinin, sadece bir sektör girişimi olmadığını, gelecek meselesi olduğunu haykırdık.

Tecrübeyle sabit olan gıda özelleştirme başarısızlıkları karşısında, Şeker fabrikalarında, çalışanların dik duruşu, adeta kamuoyuna mazhar oldu.

Mücadelemizde; imza kampanyasından, toplumsal mutabakat tutanaklarına, kamuoyu araştırmasından TV programlarına, mitinglerden basın açıklamalarına, sempozyumlara, yayınlara, paydaş işbirliğine, raporlara, hukuksal girişimlere kadar birçok cephe vardı.

Ve bu cepheler de sadece bizler değil; milyonlar, bu girişim karşısında set oluşturdu.

Diğer yandan siyaseten her bir çevrenin bilgilendirilmesi sağlandı. Çünkü bu mesele, tek bir tarafın değil, Türkiye’nin meselesiydi.

20 yıldır özelleştirme programında yer alıyor olmak, şeker sanayini sadece soğutmadı. Adeta fabrikaların ve dönen devasa çarkın buz tutmasına neden oldu.

Böylesi bir şartta, o buzu eritmek için yaktığımız ateşin, mücadelenin ve özverinin ısısıyla, bir sektöre hayat verme gayretini hiç kaybetmedik.

Hukuka olan inancımızı hep serin tuttuk ve her bir adımın, bu yolda ilerlemesini istedik.

İşin mutfağında olan bizler, vitrinde sunulan yanlışlar karşısında, hiçbir zaman sessiz kalmadık.

Özelleştirme tarihinde görülmemiş bir hızla, 36 güne sıkıştırılan girişimde, meselenin sadece bir yüzü değil; iki, üç, dört ve hatta o kadar çok yüzüyle mücadele edilmiştir ki..

Mesela bunlardan biri devir öncesinde, alıcılar lehine, rant aktarımının önüne geçilmiş olmasıdır. Üretim odaklı bir ihale tasarımının uzağında işletilen süreçte, Sendikamızın çalışmaları neticesinde, Özelleştirme İdaresi’nce zeyilnameler hazırlanması sağlanmıştır.

Böylece, pek çok fabrikanın özelleştirme kapsamındaki arazi miktarları, neredeyse yarı yarıya düşürülmüştür.

Hatta ve hatta, bu süreçte; bir şeker fabrikası, ihalelere dahi girmeyen bir sermaye grubunun şirketine devredilmiştir. Çok yazık ki şeker özelleştirmesi, işte böylesi bir hukuk cinayetini bile yaşamak zorunda bırakılmıştır.

Nitekim bizim, sürecin başından itibaren, defaten altını çizdiğimiz konular vardı:

*İşin ehli olmayanlara teslim ettiğiniz şeker fabrikaları, üreticiyi mağdur eder, çalışanı mağdur eder.

*Özelleştirilen fabrika, daha yüksek karlılık için, kota kaybını engellemek için, teminatlarını korumak için çalışacaktır.

* Bu amaçlarla, özelleştirme sözleşmelerinde belirlenen şartlar; hukuksuz, usulsüz ve haksız bir biçimde çiğnenebilir.

Bakın bugün ne oldu Değerli Arkadaşlarım.

Bunların hepsi ama hepsi, gerçekleşti. Örneğin, düşük üretim yapan fabrikalar, kotalarını kaybetmemek adına “mücbir sebep” kisvesi altına sığındılar. Özelleştirme İdaresi de, bu anlamda sorumluluğunu yerine getirmediği gibi, son derece düşük gerçekleşen üretimle ilgili, mücbir sebep halini kabul etti.

İşte bugün yine biz çalışanlar, yaşanan denetim ve sürdürülebilirlik problemleri karşısında mücadele veriyoruz. Her bir yanlışı, hukuk yoluyla bertaraf etmeye çalışıyoruz.

Dahası 10 fabrikanın üretim şartı, 31 Ağustos 2023 tarihinde bitiyor. Bu fabrikaların üretimden çekilmeleri halinde, bizleri nasıl bir fotoğraf bekliyor, bilmiyoruz.

Bilinmesi gereken bir gerçek var ki o da bizlerin, sadece kendi aynalarımızdan dünyaya bakmadığımız gerçeğidir.

Yüzlerimiz, Türkiye’nin aynasına dönük, ve bizler; katılımcılığı esas alan, akılcı, dengeli, gerçekçi adımlarla sektörümüzün güvenli yarınlara teslim edilmesini istiyoruz.

*

Çünkü dünya şeker sektörü, her zaman olduğu gibi, hedefler koyuyor, bu hedefleri uygulama yolunda hızla ilerliyor.

Bu hedefler ki insan sağlığını, yaşam kalitesini ve doğayı merkeze alan gıda güvenliğinden enerjiye, dijitalleşmeye kadar uzanan, tedarik zincirinin her noktasında kendini gösteriyor.

Ülke politikaları tarafından beslenen bu gelişmeler, sektörde sürekli bir değişim ve dönüşümü de beraberinde getiriyor.

“Sürdürülebilir üretim”, “gıda güvenliği”, ”sanayi-ürün çeşitliliği, entegrasyon, dijitalizasyon” konuları bu noktada öne çıkan ana ekseni oluşturuyor.

İşte tüm bu gerçekler karşısında, biz ülke olarak halen, şeker’de sürdürülebilirlik meselesini aşabilmiş dahi değiliz.

Değerli Konuklar, Dünya’da değişim ve dönüşüm açısından yaşananlar ortada..

Şeker sektörümüz için hedef belirleme, eylem planı hazırlığı ve teknolojik bakımdan onlarca yıl geriden geldiğimiz aşikâr..

  • Konvansiyonel tarımdan öteye geçememiş,
  • modernizasyon ve otomasyon konusunda Dünya’nın gerisinde,
  • birkaç şirket dışında, entegrasyona dahi başlamamış, bir kısır döngünün içerisindeyiz.

İşte bu farkı kapatabilmek, topyekûn bir “seferberlik” ve “yapılanma” yanında, “kaynak ve yetişmiş işgücü” ile sağlanabilecektir.

Değerli Yol Arkadaşlarım,

Önemli olan; milli sorunlarımıza aklın, bilimin ışığında cevap aramayı bilmek, yerli çözümler üretebilmektir. Kişiler ya da siyasi görüşler değil, fikirler ve reçeteler üzerinden konuşabilmeyi öğrenmektir.

Bakın pandemi, mevcut gıda ve tarım sistemini dönüştürmek için büyük bir fırsat iklimi yarattı.

Tüm dünyada, ithal hammaddeye dayalı üretim modellerinin zafiyeti karşısında, milli ve yerli üretimin ne denli önemli olduğu, bu döneme damgasını vurdu.

Ne var ki bu ibretlik durum, Sendikamız mücadelesinin, feraseti ve haklılığını da bir kez daha ortaya koyması bakımından önemlidir.

Çünkü tüm bu değerlendirmelerin en güzel örneği, Şeker Sektörüdür.

Tarımdan gıdaya, taşımacılıktan maya ve kozmetiğe, tohumculuktan, hayvancılığa, ilaç sanayinden biyoyakıt ve makine fabrikalarına kadar devasa bir üretim sistemidir.

Bu sistemin merkezinde olan TÜRKŞEKER, bir sanayi kuruluşu olmaktan öte, bir Fikrin, bir Projenin adıdır. Bir toplum mühendisliği ve değişimin sembolüdür.

İşte bu dönemde, bu devasa organizasyon yapısının kamu eliyle güçlendirilmesinin, paydaş sorumluluğunda geliştirilmesinin, çok büyük bir kazanım olacağı görülmüştür.

*

Son dönemde ise yaşanan gelişmeyle, kamu şeker fabrikalarının özelleştirme kapsam ve programından çıkarılarak Türkiye Varlık Fonuna aktarıldığını biliyorsunuz.

Önümüzdeki süreçte, şeker sanayimize yönelik;

  • “hızla” yapısal iyileşme kararları alınmadan,
  • hammadde garanti altına alınmadan,
  • denetim etkin hale getirilmeden,
  • paydaş işbirliği geliştirilmeden,

    TÜRKŞEKER’in sürdürülebilirliği mümkün olamayacaktır.

Yatırım programlarının yeniden tesis edilmesi, yerinde istihdam politikaları uygulanması, milli bir hafızayla strateji planı yapılması, sektör geleceğimizi şekillendirecek ana meselelerdir.

Örneğin bugün ülkemiz, şekerde ihracat olanağı bakımından büyük bir tehdit altındadır.

Geçmişte önemli miktarda şeker ithal eden Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin, son 10 yılda, ham şeker rafinerilerine yaptıkları yatırımlarla, ithalatları yüzde 58 küçülmüştür.

Yıllardan beri özellikle altını çizdiğimiz bir konu olan, C şekeri üretimindeki ısrarımızın ne denli haklı olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ülkemiz şeker şirketlerine, kotaları ölçüsünde C şekeri üretimi için bir zorunluluk getirilmesi gerekmektedir.

*

Diğer taraftan, üretim sistemimizde var olan büyük tecrübenin değerlendirilmemesi, sektör motivasyonunu ve işleyişini büsbütün baltalamaktadır.

Şu bir gerçek ki, kök salmış bir ağaç, köksüz yüzlerce ağaçtan daha güçlüdür.

Şeker sanayinde kökten gelen, teknik bilgi ve deneyimini yeni yetişenlere aktaran çok değerli bir nesli vardır. Sanayimiz geçici işçilerinin kadroya alınması, TÜRKŞEKER’in sağlıklı işleyişi ve geleceği için olmazsa olmazlardandır.

*

Kıymetli Yol Arkadaşlarım, biz bu hakkaniyet mücadelesinden ve kararlılığımızdan sonuç alıncaya kadar vazgeçmeyeceğiz.

*

Çünkü alın terinin hakkını teslim alamayanın derdi, bizim derdimizdir.

Hedefsiz, renk körü bir hizmet anlayışına maruz bırakılan sanayinin derdi bizim derdimizdir.

Vardiya yemeğinde çıkan meyvesini yemeyip, çocuğuna götüren babanın, iş kazasına uğrayan kardeşimizin derdi bizim derdimizdir.

Tükettikleriyle, önce sağlığını sonra tebessümünü kaybeden çocuklarımızın geleceği bizim derdimizdir.

Sendikasızlaştırma tehdidine her an maruz kalan, fakat örgütlenme mücadelesinden vazgeçmeyen işçi kardeşimin umudu ve mücadelesi, bizim umudumuzdur, bizim mücadelemizdir.

*

Değerli Arkadaşlarım,

Bu bakış açısıyla, yaşamda sürdürülebilirliğin sağlanması isteniyorsa, insan ve emeğini, sadece bir kaynak olarak gören kirli zihniyetten vazgeçilmesi gerekir.

Önemli olan, çalışma yaşamında yeni bir insani ve demokratik dönüşümü var edebilmektir. Çağ değişse de, içinde insan olan ve insana dair işler her zaman var olacaktır.

Bugün iş yasalarımızın, çalışma ilişkilerinden doğan sorunlar karşısında, ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu görülmektedir.

Asgari standartların ötesinde, çalışanlar için yeni sosyal haklar ve elverişli seçenekler sunmanın tek yolu, toplu pazarlık sistemidir.

Fakat bu süreçte en büyük engel, toplu iş sözleşmesinin "yetki alma aşaması"nda kendini göstermektedir. İlk defa örgütlenilecek bir işyerinde toplu iş sözleşmesi yapma yetkisinden doğan uyuşmazlıklar, 4-5 yıl, hatta 7-8 yıl sürebilmektedir.

Bu süre içinde örgütlülük gücü kaybolmakta, sendikal ruh yok olmaktadır. Dolayısıyla güvenceler kâğıt üzerinde kalmaktadır. Nitekim bu konuda, Sendikamızın bireysel Anayasa Mahkemesi başvurusu, sendikal hakların korunması anlamında çığır açan bir karara imza atmıştır.

Anayasa mahkemesi, sendikal örgütlenme hakkı gibi temel hakların etkin bir şekilde kullanımında, devlete pozitif yükümlülükler getirildiğinin altını çizmiştir. Bu çerçevede, bu hakka dair yargısal süreçlerin sürüncemede bırakılmadan, hızla tamamlanması, ilgili ve yeterli gerekçelerle karar verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Bu noktada Şeker-İş olarak, sürecin bağımsız ve özerk bir hakem kuruluşu tarafından sürdürülmesi ve sorunların karara bağlanmasının doğru olacağını düşünmekteyiz.

Yani, toplu pazarlık hakkının etkin bir şekilde kullanılabilmesi için yetki süreci ve yetki uyuşmazlıklarının çözümü, Bakanlık bürokrasisi dışına taşınmalıdır.

Bu bağımsız ve özerk Kurum, işçi ve işveren temsilcilerinden oluşan ve gerçek anlamıyla bağımsız bir organizasyon içinde olmalıdır.

Öte yandan, toplu pazarlık ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiği bir başka çalışma şekli de alt işveren uygulamalarıdır.

Bugün kamu şeker fabrikalarının hangisine giderseniz gidin, üretim döneminde, ilgili her bir birimde, daimi ve geçici işçi yönetiminde alt işveren işçilerinin çalıştırıldığını görürsünüz.

Biliyorsunuz; Sendikamız tarafından açılan davalarda, ihale konusu işlerin asıl iş olduğuna ve alt işveren aracılığıyla gördürülmek istenmesinin, muvazaa teşkil ettiğine dair kesinleşmiş kararlar var.

Hatta Sayıştay’ın 2019 yılı raporunda, TÜRKŞEKER’de çalıştırılan yaklaşık 7.500 alt işveren işçisinin, yüzde 55’inin üretim alanında, yani asıl işte istihdam edildiği vurgulanmıştır.

Bu kamu denetim ve incelemeleri yanında, hukukun tüm tespitlerine rağmen; İş Kanununu ihlal eden bu uygulamanın, bilerek/isteyerek devam etmesi, çalışanlar olarak bizlerin hak arayışına ket vurmaktadır.

Saygıdeğer Konuklar, nasıl eğri ağacın gölgesi doğru olmaz; dolayısıyla, fabrikalar “kendi kadroları”yla insan kaynaklarını yetiştirmelidir. Adeta bir okul fonksiyonuyla, kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun bir üretim sürecini, yaşama geçirmelidir.

Nitekim gelinen aşamada, sanayimizde yürütülen mesleklerin, yeni kuşağa aktarılması, durma noktasına gelmiştir. Bu bakımdan öncülük ettiğimiz, meslek standartlarının oluşturulması süreci de bir yandan devam etmektedir. Sendikamız, “kalifiye istihdamın devamlılığının sağlanması” konusunda çalışmalarını hassasiyetle, biran önce tamamlamak amacındadır.

Son olaraksa, “tehlikeli işyeri” olan sanayimizin , “çok tehlikeli” sınıfta yer alması konusundaki çalışmalarımızın da devam ettiğini belirtmek isterim. Konfederasyonumuz aracılığıyla, bu konunun önümüzdeki dönemde nihayetlenmesini umut ediyoruz.

Sayın Konuklar, Değerli Delege Arkadaşlarım,

Gövdesi kalın, heybetli bir ağaç misali; dallarımızın yontulmasına, kırılmasına müsamaha göstermeden, “geleceğe nefes olabilmek” amacındayız.

Yol haritamızda; sabır, akıl, şuur, denge ve ihtiyatlılık var.

Gücümüzü birbirimizden, büyük Şeker-İş ve Türk-İş Ailesinden alıyoruz. Bu itibarla, bugüne dek kazanılan başarıların elde edilmesinde, Genel Başkanımız Sayın Ergün ATALAY ve yönetimine, her koşulda sendikamıza verdikleri destekler için teşekkürü bir borç biliyorum.

Mücadelelerimizde daima yanımızda olan pancar üreticilerimize, yöre esnafımıza, kardeş sendikalarımıza, sivil toplum örgütlerimize, siyasi partilerimize, üniversitelerimize, basınımıza ve desteğini esirgemeyen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Biliriz ki; maziyi bilmeden atiye tutunmak, kökten güç almadan göğe ulaşmaya benzer.

Önümüzdeki dönem bu şuurla; çalışma hayatımızın geliştirilmesi mücadelesini elden bırakmayacağız.

Konfederasyonumuz öncülüğünde, başta kıdem tazminatına yönelik gösterdiğimiz tavizsiz mücadelede olduğu gibi, haklarımızın bir adım dahi geriye gitmesine asla müsaade etmeyeceğiz.

Güvencesiz istihdam, asgari ücret, kayıt dışılık, iş sağlığı ve güvenliği sorunlarına kadar, her ama her konuda, haklı gür sesimizi, sonuna kadar duyurmaya devam edeceğiz.

Evimiz gibi, yediğimiz ekmek gibi, kutsal gördüğümüz işyerlerimizi koruyacak; dişimizi tırnağımıza takarak çalışmaya devam edeceğiz.

Örgütlenme çalışmalarımıza hız verecek, daha büyük bir Aile olarak el ele yürüyeceğiz.

Davaya sadakat onurdur Değerli Arkadaşlarım.

Unutmayın ki Şeker-İş, âşık olduğu bu yola gönül verenlerin, emeğin, güvenin, vicdanın, kararlılığın tercümanı olmaya devam edecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle, 22. Olağan Genel Kurulumuzun camiamıza, Türk Şeker Sanayimize, gıda sanayimize, çalışma hayatımıza ve tüm çalışanlara hayırlar getirmesini diliyorum.

Hepinizi en kalbi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.