ŞEKER’İN GELECEĞİ VE SEKTÖRDE YILDIZ ÜLKE OLABİLİRİZ KONULU SEMPOZYUMU OCAK 2012
Değerli Katılımcılar,
Geriye dönük son on yıla baktığımızda Şeker-İş Sendikası olarak oldukça yoğun bir mücadele dönemini geride bıraktık. Bilindiği üzere izlenen özelleştirme politikaları, uygulanan tarımsal düzenlemeler şeker sektörü ve pancar tarımını doğrudan olumsuz yönde etkilemektedir. Bugün Şeker Sanayi adına atılacak yanlış adımın, ülkemiz sosyo-ekonomik gelişmelerine nasıl gölge düşüreceğinin, milli sorunlarımıza çözüm ararken daha da çıkmaz bir yola nasıl sevk edileceğimizin farkındalığı ile hareket ediyoruz, o nedenle burada sizlerleyiz.
Değerli konuklar,
Türkiye’nin ekonomik toplumsal ve siyasal bakımdan büyük atılımlar yaşadığı, yapısal nitelikte değişimler geçirdiği bir dönemden geçiyoruz. Dünyadaki gelişmelere bakıldığında ve Türkiye’nin içinde yer aldığı bölgede ortaya çıkan ‘bahar’ ya da ‘uyanış’ diye isimlendirilen, Kuzey Afrika’dan Arap coğrafyasına uzanan geniş bir alanda meydana gelen olayları da dikkate aldığımızda tam anlamıyla büyük bir sarsıntının ve aynı zamanda yeniden yapılanmanın yaşandığı bir süreç karşısında olduğumuz görülmektedir.
Bu sürecin Türkiye’yi hızlı bir şekilde uluslar arası ilişkiler bakımından yeni bir konuma taşıdığını ve bu anlamda ülkemizin sorumluluklarının artmasının yanında yeni meselelerle karşı karşıya olduğunu gösteren birçok gelişme söz konusudur.
Şuna inanıyoruz ki, Türkiye’nin bütün gelişme potansiyeli toplumumuzda, tarihimizde ve kültürümüzdedir. Bugün bu potansiyelin harekete geçmiş olması ekonomiden uluslar arası ilişkilere kadar birçok iç ve dış dinamiğin neticesinde mümkün olmuştur.
Bu dinamikler içerisinde toplumun eğilimlerini, beklentilerini ifade etme, ortaya koyma imkânı olan demokratikleşme sürecinin vazgeçilmez bir yeri bulunmaktadır. Türkiye demokrasi ile sorunlarını çözebilecek geniş bir imkân zenginliğine sahip olduğunu her gecen gün daha fazla görmekte ve yaşamaktadır.
Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesi; yaşadığı modernleşme süreci demokratikleşme yönünde attığı adımlar hiç şüphesiz ekonomik kalkınmasında ulaştığı aşamanın sonucudur. Bu gücün artması, yani kendi bölgemizde bir küresel nüfuz alanı oluşturma imkânının devam etmesi kaydedilen bu başarıların ve gelişmelerin sürdürülmesi ile mümkün olacaktır.
Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik potansiyelini ileriye taşıyacak politikaların oluşturulması ve uygulanması bir anlamda bu potansiyeli harekete geçirecek uygulamaların yapılmasına bağlıdır.
Bu uygulamaları harekete geçiren Türkiye’nin gerçekleştirdiği değişimleri başarıya dönüştürmesi bunlara yapısal nitelik kazandırması ile mümkündür. Bu bakımdan uygulanacak politikaların değişim süreci ile çelişmeyen, onu engellemeyen özelliklerde olmasına özen göstermek gerekmektedir.
Özelleştirme politikaları ekonomik, sosyal gelişme sürecinin ayak bağı haline getirilmemelidir. Türkiye’nin bölgesel güç haline geldiği bir aşamada bu gücün dayanaklarından en önemlisinin üretim gücünü arttırmak olduğunu asla unutulmamalıdır. Bazı sektörlerde olumlu sonuçlar verebilecek özelleştirme uygulamalarının, Türkiye’nin üretim gücünü yansıtan sektörlerde olumsuz sonuçlar vermesi ciddi bir sorundur. Şeker sanayi, Türkiye’nin sadece bölgesel olarak değil, küresel olarak da tarımsal endüstrinin vazgeçilmez kaynaklarından birisidir. Özelleştirme yoluyla bu sanayinin bütünlüğünü koruyamayacağı, başta az gelişmiş bölgelerde bulunan fabrikalarımız olmak üzere, üretim yapan birçok tesisin kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı gerçeği bu aşamada ciddi bir mesele haline gelmiştir.
Ülkemizin en büyük problemlerinden birisi olan bölgesel geri kalmışlık, son dönemde ağır toplumsal ve insani bedel ödediğimiz terör sorunu dikkate alındığında özelleştirme politikalarının ileriki dönemde doğu ve güneydoğunun neredeyse tüten tek bacası olan şeker fabrikalarını kapatması bölgesel sorunların daha da derinleşmesine yol açacaktır. Ayrıca bölgeyi geliştirmek, teröre karşı sosyal politika tedbiri olarak uygulanan teşvikler, istihdamı destekleyici politikalarla bu coğrafyada yeni bir hamle başlatılması düşünüldüğü bir aşamada bu fabrikaların kapatılması bölgenin yoksulluğunun ve işsizliğinin daha da artmasına yol açacaktır.
Bugün, Türkiye’nin ithalat ve ihracat rakamlarına ya da cari açığına baktığımızda karşımıza çıkan sorunun, yerli katma değere dayalı sanayi üretimi sorunu olduğunu daha kolay bir şekilde görebiliriz. Böyle bir yapısal sorunun çözümüne katkı yapabilecek bir endüstrinin özelleştirme politikaları ile çöküşe sürüklenmesi ancak bu problemlerin daha da artmasına yol açacaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan, yeni bir sanayileşme anlayışıdır. Bunun temelinde yerli girdilerin yüksekliği; başta tarım olmak üzere birçok endüstriye katkı sağlayacak ekonomik gelişmenin önünü açacak bir sanayileşme anlayışı yatmaktadır. Bu anlayışın yerli katma değer üretimini arttırması, yaşanılan toplumsal ve ekonomik değişimin daha ileriye taşınmasını sağlayacaktır.
Değerli Konuklar,
Sizlere şeker sektöründe yaşananlardan özetle bahsetmek istiyorum. Sektörde yıllardır süren dışa bağımlı baskıcı politikalar kapsamında, 2000 yılında Türkşeker özelleştirme kapsamına alınmıştır. 2000’li yıllara kadar fazla üretimin gerçekleştiği ülkemizde, 2001 yılında Şeker Yasasının kabulünün ardından pancar şekeri kotaları düşürülmüş, ülkemiz Nişasta Bazlı Şeker üretim kotalarıyla tanışmıştır. 2003 yılına gelindiğinde ise özelleştirmeye yönelik yol haritasının belirlenmesi ve 2004 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Şeker Kurumu’nun kapatılması ile şeker sanayi sektörü tam bir yok edilme sürecine dâhil edilmiştir.
Değerli katılımcılar; altını çizmek isterim, 2004 yılında aralarında iki yüz yılı aşkın süredir dünyada şeker ticareti ile uğraşan uluslar arası şeker karteli ED&F Man şirketinin de yer aldığı üçlü konsorsiyuma şeker fabrikaları özelleştirme strateji raporu hazırlatılmıştır.
Raporda önerilen strateji dahilinde fabrikalar coğrafi bazda 5 portföy grubu olarak belirlenmiş, çok geçmeden Türkşeker’in en karlı ve verimli fabrikaları olan Bor, Ereğli, Ilgın Şeker Fabrikalarının ihale ilanı yayınlanmıştır. Bu durum Türkşeker sektörüne bilinçli vurulan bir darbedir. Buna karşılık sendikamız ve teşkilatımız olarak şeker sektörünün yaşaması adına adeta varlık mücadelesi başlatılmıştır.
Aldığımız olağanüstü kararlarda teşkilatımız olarak 28 ilde sürekli eylem kararı alınmış ve uygulamaya konulmuştur. Siyasi ve hukuki mücadeleler sonucunda ihale süreci durdurulmuş ve Bor, Ereğli, Ilgın Şeker Fabrikaları yeniden Türkşeker bünyesine devredilmiştir.
Bunun üzerine Özelleştirme İdaresi tarafından strateji raporundaki hukuki boşlukların doldurulması amacıyla sözde değişikliğe gidilerek ek strateji raporu hazırlatılmıştır. Bu kez portföy grupları 5 den 6’ya çıkarılmıştır. Bugün portföy grupları içerisinde Avrupa standartlarında üretim yapabilen fabrikaların yanı sıra, özellikle doğu bölgelerinde istihdam yaratan, göç ve terörü önleyen bir misyonu yüklenmiş fabrikalarımız da bulunmaktadır. Üretim amaçlı fabrikaların sosyal amaçlı fabrikaları desteklediğinden hareketle; portföy gruplarının satılması durumunda grup içerisindeki teknolojik ömrünü tamamlamış ya da sosyal amaçlı fabrikaların kapanmak zorunda kalacağı açıktır.
Nitekim, 2008 yılında Kars, Ağrı, Erciş, Muş ve Erzurum’un içinde yer aldığı sosyal amaçlı kurulmuş fabrikalardan oluşan portföy A grubunun ihale ilanı yayınlanmış, ardından hiç teklif gelmemesi üzerine Özelleştirme İdaresi tarafından ihale iptal edilmiştir. Bu durum, Şeker-İş Sendikası’nın sektör üzerine öngörülerinde ne kadar haklı olduğunun ispatı niteliğindedir.
Değerli Katılımcılar,
Ülkemiz menfaatleri açısından birçok sorunu beraberinde getiren özelleştirme girişimleri 2009 yılında Portföy C ve Portföy B grubu şeker fabrikalarının ihale ilanının yayınlanması ile yeniden gündeme gelmiştir. Ve yeniden başlattığımız hukuki süreçte; Portföy C grubu fabrikalarının özelleştirilmesine ilişkin ihale ilanının ve şartnamesinin yürütmesinin durdurulması kararı verilmiştir. Gerekçe olarak; şeker sektöründe arz talep dengesinin bozulması, istikrarlı işleyişin ve bütün fabrikalarda üretimin sürdürülmesi, dışa bağımlılık yaratılmaması, üretim şartı ve teminat bedeli hususlarında şartnamenin ise bu ilkeleri sağlamaktan uzak olduğu belirtilmiştir. Bu husus, sendikamız tarafından yıllardır ortaya koyulan resmi ve bilimsel verilerin dayanak teşkil ettiği raporlarımızın doğruluğunun bir kanıtıdır.
Ancak, 2011 yılına gelindiğinde bahsettiğimiz bütün bu yargı sürecinde hiçbir yenilik yapılmadan portföy B ve portföy C grubu için yeniden ihale ilanı yayınlanmış ve sendikamız hukuki süreci yeniden başlatmıştır.
Söz konusu ihaleler Kasım ayı içerisinde yapılmıştır. Portföy C grubunun 656 milyon dolara, portföy B grubunun ise 266 milyon dolara satışı gerçekleşmiştir.
Son olarak yargı sürecinde portföy B ve Portföy C grubu açtığımız davalarda Danıştay 13. Dairesi tarafından yürütmenin durdurulması isteminin reddi kararı verilmiş, söz konusu karara sendikamız tarafından Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na itirazda bulunulmuştur.
Son açılan davalarda; iptal kararlarından sonra teminat miktarı belli bir oranda arttırılmış, tam kapasite ibaresi eklenmiştir.
Ancak Danıştay’ın iptal gerekçesine konu, Özelleştirme İdaresi’nin bütün fabrikalarda üretimin devamlılığının 5 yıl boyunca sağlama garantisi veren bir düzenlemesi yoktur. Özelleştirme İdaresi, Danıştay’ın iptal kararlarına rağmen bütün fabrikalarda üretimin devamlılığını sağlayacak bir düzenleme yapmadıklarını ikrar etmektedirler.
Bu noktada belirtmeliyim ki, 10 yıl öncesinin verileri ile özelleştirme kararı uygulamak istenmektedir. Özelleştirme İdaresi, bu yanlış ve yanıltıcı kararı sonrasında neler yaşanabileceği hususunda öngörebilecek bir kavrayışa ne yazık ki sahip değildir.
Bu sadece, ‘’üretimde devamlılık beni ilgilendirmez, ben yargıya rağmen bu fabrikaları birilerine satacağım’’ yaklaşımından başka bir şey değildir.
Değerli katılımcılar; Tüm bu gelişmeler yaşanırken bizler, özelleştirme sürecinde sözkonusu hususlar hakkındaki mücadele amacımızı, konunun önemini; siyasilerden bürokratlara, basın ve yayın kuruluşlarından çiftçilerimize kadar toplumun her kesimine aktardık. Yöre esnafı, taşıyıcı, yöre halkı ve çiftçilerimize bilgilendirme toplantıları gerçekleştirdik. Birçok ilimizde paneller düzenledik. Başbakanımıza ‘Açık Mektup’ yazdık. Bilimsel çalışmalarımız doğrultusunda Pancar Tarımı ve Şeker Sanayi ile Şeker’in Geleceği adlı kitabımızı yayınladık.
Ülkemiz ekonomisi, şeker sanayinin geleceği ve çalışanlarımız adına üzerimize düşeni yaptığımıza inanıyorum, bundan sonra da aynı kararlılık ve azimle çalışmalarımıza devam edeceğimizin buradan sözünü veriyoruz.
Değerli Katılımcılar,
Sektörde özelleştirme baskısının yanı sıra 2001 yılından itibaren 4634 sayılı Kanunla şeker tanımı kapsamına alınan Nişasta Bazlı Şekerler ve bunlardan üretilen glikoz ve türevi olan izoglikoz (HFCS yüksek fruktozlu mısır şurupları) pancar şekeri muadili olarak kullanılmaya başlanmıştır. Üretim kapasiteleri Bakanlar Kurulu Kararları ile her geçen gün arttırılan ve sermayedarları arasında çoğunluğu uluslararası şirketlerin yer aldığı NBŞ sektörü, bugün ülkemizde dünyanın hiçbir ülkesinde uygulanmayan yüksek bir kota ile üretim yapmaktadır.
Ülkemizde NBŞ üretiminin bu şekilde arttırılarak sürdürülmesi tarım sektörü ve pancar şekeri sanayi başta olmak üzere desteklediği yan sektörleri de olumsuz etkilemektedir. NBŞ kotasının bir pazarlama yılında yüzde 50 oranında arttırılması, pancar şekeri üretimi üzerinde 120 bin tonluk daralmaya neden olmaktadır.
Diğer anlamda bu durum, 210 bin dekar alanda pancar tarımının yapılamaması anlamına gelmektedir. Pancar şekerinin üretim kapasitesinde oluşacak düşüş neticesinde doğrudan istihdam ve nakliye sektörünün yaşadığı daralma ile tarımsal istihdamda yaklaşık 20 bin tarım işçisi işsiz kalmakta ve milli ekonomide yaklaşık 300 milyon TL kayıp oluşmaktadır. Oluşan bu kayıpların yanı sıra ülkemizin kendi ihtiyacı kadar mısır üretimini karşılayamaması ve NBŞ üretimi için her yıl yaklaşık 500 bin ile 1 milyon ton arasında mısır ithalini de beraberinde getirmektedir.
Bu, başka bir ifade ile diğer ülkelerin çiftçisinin desteklenmesi demektir. Oysa Türkşeker’in Dahilde İşleme Rejimi ile Türk çiftçisini ve ihracatçısını zararı pahasına 2003 yılından bu yana 1 milyon 135 bin ton şekere karşılık 678 milyon TL tutarındaki desteği göz ardı edilmemelidir. Aksi halde şeker ithalatına kapılarımızı açacağımız kaçınılmazdır.
Değerli Katılımcılar,
Türkiye gerçekleri açısından değerlendirildiğinde ise yılda yaklaşık 2.5 milyar dolar yerli katma değer yaratan Türk şeker sektöründe 16-18 fabrikanın kapanması, pancar ve şeker üretiminin yüzde 40 ila 50, sektörel istihdamın ise yüzde 50 ila 60 oranında daralması söz konusu olacaktır. Ayrıca yan sektörlerle birlikte düşünüldüğünde yöresel ekonomik gelişmelerin ve bölgesel kalkınmanın sekteye uğraması ile en az 6 milyon kişinin doğrudan etkilenmesi sonucu göç unsurunun artması, terör sorunlarında artış yaşanması ve bulunduğu coğrafyada avantajlı konumda bulunan ülkemizin pazar haline gelmesinin kaçınılmaz olacağı açıktır.
Şu bir gerçek ki bugün Türkiye’yi pazar haline getirici uluslararası dayatmalarla karşı karşıyayız. Nitekim; bugün Avrupa Birliği tarafından, 2014-2015 yıllarına kadar AB’de şeker pancarı üreticisi ülke sayısı 6’ya indirmeyi hedefleyen Şeker Rejimi uygulanmaktadır.
Rekabet edemeyecek ülkeler sektörden çekilmeye zorlanmakta ve hatta bugün 6 AB ülkesi Finlandiya, Slovakya, Macaristan, Yunanistan, İtalya ve İspanya şeker üretiminden tamamen çekilmiş durumdadır.
Avrupa Birliği’nin şeker sektöründe çizmeye çalıştığı tablonun Türkiye neresinde yer alacaktır? sorusunu kendimize sormamız gerektiğini düşünüyorum.
Ülkemiz açısından değerlendirecek olursak; hangi tarım politikaları ile bu 6 ülke arasına girebileceğiz? Yoksa pazar olma yolunu mu tercih edeceğiz? Rejim gereği diğer bir açıdan ülkeler arası kota transferi çerçevesinde rekabet gücü zayıf olan ülkeleri şeker üretiminden tamamen çekilmek zorunda bırakan yaptırım ortadadır.
AB’ ye üye olduğumuz takdirde sosyal adaletçi sektörümüzü teslim ettiğimiz 5-6 şahsın elinde kalan fabrikalar ile Türkiye hangi konumda olacaktır? Biz potansiyelini değerlendiremeyen bir ülke olarak ve kurban edilecek rekabet gücü yüksek fabrikalarımızı göz ardı ederek nasıl bir pazarlık sürecine dahil olabiliriz?
Diğer yandan dünyanın en liberal ülkesi ABD’de, şeker sanayi stratejik önemi nedeniyle özel sektöre bırakılmamakta, tek bir şahıs eliyle dahi şeker üretimi gerçekleştirilmemektedir. Keza Fransa’da ve İngiltere’de, en fazla korunan sektörlerden biri olarak değerlendirilen şeker sanayi; “şahısların eline bırakılamayacak kadar stratejik bir değer” olarak tanımlanmaktadır.
İlk özelleştirme hareketinin 1989 yılında başladığı Polonya’da; 2011 yılına kadar süreç devam etmiştir. Şeker sanayinin konumu ve tüm yönleriyle ne kadar kritik bir sektör olduğunu belirten Polonya’da, düşülen hata, telafi edilircesine acil önlem niteliğinde Parlamento Kararı alınmıştır. Ülkelerinde ilk defa ortaya konan bir modelle fabrika hisseleri, pancar üreticisine geri kazandırılmıştır.
Uygulanan bu politika bize hiç de yabancı görünmemektedir. Türkiye; SEK, TEKEL, ET BALIK KURUMU, YEM-SAN ve diğer tarımsal amaçlı kuruluşlarda yaşanan başarısız özelleştirme örneklerine bir yenisini daha eklemek üzeredir. Polonya, yaşadığı tecrübeden ders çıkarıyor ve geri adım atıyor, keza Fransa da aynı şekilde kamulaşma yönüne gidiyor. Bu noktada Türkiye neden bile bile bir yanlışa sürükleniyor, gereken tecrübeyi edinemiyor, ders çıkaramıyor?
Dünya ülkeleri ürettikleri şekeri ihraç ederek kalkınma yolunu tercih ederken; dört tarafı şeker ithal eden ülkelerle çevrili, elindeki potansiyeli değerlendiremeyen, şekerini ihraç edemeyen hatta sektörün baltalamaya yönelik uygulamalarla karşı karşıya bırakılan tek ülkeyiz. Bunu siyasilerimiz neden göremiyor? 21. yy ‘ın atılımını gerçekleştirecek bir proje neden üretilemiyor? Sendikamız, gerçekleri ortaya koymasına rağmen bir şeker politikası halen neden geliştirilemiyor?
Oysa ki şeker sanayi stratejik konumu sebebiyle tüm dünyada korunan ve üretimi teşvik edilen sektörlerin başında gelmektedir. Şeker sektörü bu ilgiyi; ham maddeyi üreten geniş tarım nüfusu; hayvancılık, nakliye ve hizmet sektörüne olan katkısı, işlendiği sanayi tesislerindeki istihdam ve yarattığı katma değer, yan ürünleri ile kimya, kozmetik, ilaç, maya ve yem sanayi açısından katkısının vazgeçilemez olması, küresel ısınmayı önlemede öne çıkan biyoetanol üretimindeki en verimli ürün olmasıyla hak etmektedir. Bir başka açıdan, yüksek bölgesel üretim ve verim garantisi ile dönüşüm maliyetinin ekonomik olması nedeniyle ülkemizde biyoetanol üretiminin desteklenmesi büyük önem arz etmektedir. Petrolün neredeyse tamamını, yüzde 94’ünü ithal ediyoruz. Biyoetanol üretiminin desteklenmesi petrole olan bağımlılığımızı azaltmakla birlikte istihdam üzerinde olumlu katkıları sağlayacak diğer bir kazanımımız olacaktır.
Değerli Katılımcılar,
Amaç, sürdürülebilir kalkınmayı sağlamaksa şayet, elimizde değerlendirilmeyi bekleyen büyük bir güç vardır. Bu güç, sanayimizin üretimden gelen gücüdür. Bu yaklaşımla, şeker fabrikalarımıza pancar üreticileri, şeker işçileri ile kamunun birlikte yer aldığı yeni bir yapılanma ile sahip çıkılması gerekmektedir. Bizler, gelişen ve hızla değişen dünyamızda yaşananlara kayıtsız kalmak istemiyoruz. Stratejik önemin hakkını, yarattığı katma değerle veren şekerde dışarıya bağımlı olmak istemiyoruz. Bizler siyasilerimizin ülkemiz işçisine, çiftçisine, besicisine, sivil toplum örgütüne güvenmesini istiyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, sizlerin değerli katkılarıyla gerçekleştirilecek Şekerin Geleceği ‘Sektörde yıldız ülke olabiliriz’ sempozyumunun Türk çiftçisine, sanayimize ve ülkemize hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.



